BOSNA HERSEK: MARŞ MİRA

 

O kadar bizim, o kadar bizden ve o kadar bize ait…

Bosna’ya neden gittim ? öncelikle bunu açıklamak istiyorum zira bu yazımdan turistik  bir gezi yazısı beklentisine girilmesini istemem. Türkiye’de İHH İnsani Yardım Vakfının öncü olduğu, maddi ve manevi anlamda destek olduğu, Marş Mira yürüyüşü sebebiyle Bosna yollarına düştüm.

“Marş Mira nedir ,hep kulağımıza geliyor. ” diyenler için minik bir açıklama yapayım dostlar.

Marş Mira: Srebrenitsa katliamın yıl dönümünde 8 – 11 temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilen yürüyüş. Katliamda yaşamlarını kaybedenleri anmak için dünyanın bir çok yerinden bir araya gelen aktivistlerin gerçekleştirdiği, Saraybosna’dan başlayıp Srebrenitsa’da son bulan yaklaşık 110 kilometrelik zorlu bir yürüyüştür.
Srebrenitsa katliamından kaçmayı başaran insanların Saraybosna’ya gelebilmek için kullandıkları güzergahı tam tersi yönde Saraybosna’dan Srebrenitsa’ya yürüyerek katliamın izlerini görmek, yaşananları unutturmamak için yürüyüşe katılan yaklaşık 6 bin kişi var. Her yıl bu sayı katlanarak artıyor.
Yürüyüş  her gün yaklaşık 35 km yol alıyor, geceleri ise ormanlık bölgede belirlenen yerlerde kamp kurup geceliyorlar. Son gün 11 temmuz’da Srebrenitsaya varıldığında Potoçari anıt mezarına o yıl içinde bulunan soykırım kurbanlarının toprağa verilmesi için yapılan toplu cenaze töreni ve namazı ile son buluyor.

Ben ve grup arkadaşlarım uçak bileti bulunamaması sebebiyle yürüyüşe 2. gün katıldık. Bosna topraklarına indiğimizde öğle yemeği için direk otele geçecektik.Önceden ayarlanan otobüs ile otelin yolunu tuttuk.Daha o saniyeler savaşın izlerini gördük. Evlerin üzerindeki mermi izleri duruyordu.Boşnaklar soykırımın unutulmaması  ve ibret olması için herhangi bir tadilat yapmadıklarını söylüyorlarmış.

DSC_0319.JPG

Hayatımda ayaklarımın ağrımasından,üstümün çamur olmasından,uykusuz kalıp her anına değdi dediğim şükrettiğim nadir zamanlardandı herhalde. Önceden ince eyleyip sık dokuyup aldığımız yürüyüş ayakkabılarımız,ortopedik sırt çantalarımız, ıslanmamak için aldığımız yağmurluklar,asla aç kalmamak için aldığımız tonlarca kuru yemişler ,aburcuburlarla zulme uğrayan kardeşlerimizi anlamaya,anmaya çalıştığımız yürüyüşe başladık.

Bismillah.

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra ağır yüklerin olduğu çantalarımızı arabayla yollayıp yanımıza minik sırt çantası, yağmurluk ve şemsiyelerimizi aldık.  Sabah kahvaltıyla beraber dağıtılan öğle yemekleri’de çantalarımızdaydı. Aç kalmayacağımızı garantilemiştik. Sıranın başında bir kaç abi ve gençler, hemen ardında kadınlar ve arkasında erkekler olarak marş mirayı tutturduk.Yürüyüşe başladıktan bir saat sonra Müslümanlara ait evlerin önünde stantlar açılmış ve yürüyüşe katılanlara kahve,çay, bisküvi, börek vb. yiyecek içecekler ikram ediliyordu. İlk standı gördüğümde ne kadar misafirperver bir aile demiştim yürüyüş bittiğinde ise ne kadar misafirperver bir ülke dedim. Yürüyüşün en güzel yönlerinden biri o zamanlarda bu zulmü yaşamış, şahit olmuş insanların ağzın’dan yaşadıklarını dinlemek veya onların çocuklarından,yakınlarından.

Dinlediklerimden birkaçını sizlerle paylaşmak istiyorum.

  1. Savaş sırasında vahşetten dolayı deliren insanlar vardı koca koca kadın oyuncak bebek, dondurma istiyordu o esnada. Delirenler arasında intihar edenler ve saçlarını kesenler vardı.
  2. Kız kardeşim bu yolda tam 6 ay geçirdi sırtında daha yaşına girmemiş bebeği vardı.Yolda karnını doyuracak yemek bulamadı yeri geldi kendi pisliğini yedi ,idrarını içti.
  3. Eliyle şu yaştan bu yaşa kadar bütün çocuklara,kadınlara tecavüz ettiler. 10 yaşından 60 yaşına kadar bütün kadınlara tecavüz ettiler.
  4. Daha önce Marş Miraya katılan abi anlatıyor: ” tecavüz mağduru bir kadın kendisine tecavüz eden kişinin yakalanması için mahkemeye başvurduğunu anlattı. Ancak mahkemenin, bu kişinin adresinde bulunamadığını söylemiş. Mağdur kadın, “ben  tecavüzcümle birlikte resim çektirdim. O kişi bana tecavüz ettiğini bilmiyordu. Ancak ben bu kişiyi hiç unutmadım. Çektirdiğim bu resmi mahkemeye sundum. Adresini, ismini verdim, hala sonuç alamadım… “

Dinlediklerimi  yazmayı midem almıyor.Daha nice vahşet… Yürüyüş boyunca daha çok kadınlara tecavüz edilmesiden ve kadınların neler çektiğinden konuştuk dinledik.

Bakira Haseçiç yazısında  tecavüzlerin kanlı savaşın stratejisinin bir parçası olduğuna işaret ederek, şunları yazıyor: “Tecavüzler sistematik yapıldı. Çünkü savaş stratejisini yapanlar Müslüman Boşnakların aile yapısını çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle sistematik bir tecavüzün Boşnak toplumuna vereceği zararı da iyi biliyorlardı. 11 ile 60 yaş arası on binlerce çocuk ve kadına tecavüz edildi. Tecavüzler sonucu birçok evlilik son buldu. Birçok kadın memleketinde yaşamayıp gurbete gitti. Yine tecavüzler sonucu hamile kalan çok sayıda kadın doğan çocuklarını çeşitli devlet kuruluşlarına verdi. Bu durum Boşnakların aile yapısına en büyük darbeyi vurdu. Bunun sonucunu ilerleyen yıllarda daha acı bir şekilde göreceğiz.”

Yürüyüşte bir çok kişinin yanında bir yoldaşı var haliyle muhabbet ederek gidiyorsun bazen konular Bosnayı alıp gidiyor özel hayatlar oluyor kendi aramızda gülüyoruz eğleniyoruz sonra pat bir toplu mezar uyarı gibi yürüdüğümüz yol,topraklar bizi kendimize getiriyor. Neden geldiğimizi hatırlatıyor. Şükürsüzlüğümüzü, ibret alamayışımızı,ümmete olan gamsızlığımızı yüzümüze vuruyor.

İlk gün öğleden sonrası oldukça zordu yağmurdan dolayı patika yollar oldukça çamurluydu,yeni bir yol açılmış daha tamamlanmadığı için her yer çamur olmuştu o kadar zordu ki bir an o yol hiç bitmeyecek sanmıştım bastığım yere ya saplanıyorum yada kayıp gidiyorum. Sürekli düşen vücudunda morluklar oluşan arkadaşlar, ayakları parçalananlar… Karnım tok ayağımda yürüyüş ayakkabısı yardım eden arkadaşlar olmasına rağmen dişlerimi sıka sıka o yoldan çıktım çamurlu yol bittiğinde çenemde ağrı vardı. İşte o an düşünüyorsun bu insanlar arkalarında firavunlar yanlarında çocukları,karınları aç parçalanmış vücutlarıyla bu yolları nasıl yürüdüler. Ağladık. Her toplu mezarda her fatiha okuyuşumuzda… En çok Allah’a ne hesap vereceğiz diye…

Bir abi diyor ki : Geçen yıl yürüyüşte bir amca anlatıyor. Sırtımda yaralı götürüyordum arkama bile bakmıyordum,yola o kadar odaklanmışım ki sırtımdaki adamın öldüğünü fark etmemişim,  20 veya daha fazla saat sırtımda ölü birini taşımışım.

Birinci gün yürüyüş bittiğinde çadırları kurduk o kadar yorulmuşum ki kendi valizimi nasıl buldum nasıl çadırın içine uyku tulumunu yerleştirdiğimi hatırlamıyorum. Hatırladığım diz kapaklarına kadar çamura bulaşmış etekler,ayakları patlamış insanlar.. Hala o akşam ne yemek yediğimi hatırlamıyorum. Aralıksız uyudum yattığım ıslak zemine rağmen.

2. gün kahvaltıyı yapıp çadırları topladıktan sonra tekrar yola koyulduk o gün yol daha iyiydi daha rahat ve kolaydı.

Bu arada muhteşem bir doğası var o kadar yeşil ki o kadar temiz bir havası var ki Karadeniz yaylalarından farkı yok. Uzun zamandır hiç içmediğim lezzette su içtim çok fazla çeşme vardı.  “Lezzetli su olur mu abi ?  “diyenlere var tabi abii. İnsan bazen doğanın güzelliğine kapılıp gidiyor unutuyor acıları.

2. günün sonunda  Potocari Anıt Mezarlığına geldik burada kamp kuracaktık ertesi günde kimlikleri teşhis edilmiş şehitlerin cenaze namazı kılınacaktı. Topluluğa yetişebilirseniz salavatı şerif ile mezarlığa giriş yaparsınız. Kaçırılmaması gerekiyormuş biz kaçıranlardan olduk maalesef. Biz o yola girdik mezarları gördük ki orası bizim için şehitlik. Mezarlıkta kadınlar mezar taşlarının dibine oturmuş ağlıyorlardı işte  o an içimize ateş düştü. Tarif edemiyorum. Yürek dayanmaz bu acıya. Kampı  Vicdan konvoyuna katılan bir kadının çalıştığı misafirhanenin bahçesine kurduk. Dere kenarıydı çamurlu elbiselerimizi ayakkabılarımızı temizledik sonra herkes yemeğini yedikten sonra uyudu.

Ve 11 temmuz…  Şehitler için kazılmış 35 tane mezarlık  başlarında akrabaları röportaj yapmak isteyen bir gram acıdan anlamayan bir sürü muhabir. O an mikrofonları kameraları başlarına geçirmek istedim.. Tabutların içinde sanmayın bütün kemikleri var yok öyle bir dünya…  Bazılarının 5 bazılarının 4  bazılarının ise sadece 1 tane kemiği var. Düşünsenize, aklınız kalbiniz alabiliyor mu sadece yalnızca bir tane kemikle eşinizi,çocuğunuzu toprağa veriyorsunuz.WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.22.41.jpeg

Her yıl çok az kişinin kimliği teşhis edilebiliyor. Bir çok kişinin daha mezarı yok. Kimliği teşhis edilenler. İlanlarla haber veriliyor.

DSC_0009

Cenazeler defnedilmeden önce anıt mezarlıkta kuran okundu dualar edildi,soykırım ile ilgili basın açıklaması yapıldı.Biz bu esnada  mezarlığın tepe bir yerindeydik. Mezarların başında ağlayan kadınları görünce dayanamıyorsun sarılıyorsun. Beraber ağlıyorsun. Bir an her mezarın başındaki kadına sarılmak onun acısını paylaşmak istiyorsun. Tarifsiz bir atmosferi var.DSC_0131.JPG

Cenazeler defnedilip namazlar kılındıktan sonra hep beraber akü fabrikasına gittik.

Sırp güçleri, o dönem Avrupa’nın en güçlü dördüncü ordusu kabul edilen Yugoslavya ordusunun tüm olanakları ile kuşattıkları bölgede bir türlü hakimiyet kuramıyordu. Srebrenitsa direnişin merkeziydi. Tanklara, toplara karşı yapılan direnişin mucizesi duyuldukça, çevre köy ve şehirlerde yaşayan Boşnaklar kente akın etmeye başlamış.
BM bu sırada tarihinin en utanç verici kararına imza atmış, Srebrenitsa dahil 6 bölge ‘güvenli’ ilan edilmişti. Bu, direnişçilerin elindeki zaten az olan silahların alınması demekti. Boşnaklar bu karara çok itiraz etti. Sırp komutanı General Radko Mladiç’i ve amaçlarını çok iyi biliyorlardı. BM, bölgeye gönderdiği 400 Hollandalı asker ile güvenliği sağlayacaktı. Hollandalı askerler ve komutanları Thom Karremans olayın ciddiyetini bilmiyor yada bilmemezlikten geziyordu.
Radko Mladiç, silahsızlaştırılan Srebrenitsa’ya saldırılarını sıklaştırmıştı. Boşnakların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru, Thom Karremans tarafından reddedildi. Eğer Sırplar kente yaklaşırlarsa BM’ye ait savaş uçakları tarafından bombalanacaklardı. Ancak BM yalnızca iki F-16’yı kent üzerinde uçuş yaptırmakla yetindi. Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna’daki BM Barış Gücü komutanı Fransız generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti. Kentin teslim edilmesi sırasında, Mladiç ve Karremans karşılıklı kadeh tokuşturarak birbirlerine hediyeler bile vermişler. Bu utanç anı hem BM’nin hem de Hollanda’nın tarihine kara bir leke olarak geçti.

srebre.jpg

11 Temmuz 1995 günü Radko Mladiç, silahlarından arındırılmış kente hiç zorlanmadan girdi. Önce halkı daha önce mültecilerin barındığı akü fabrikasında topladı. Kadınları ve erkekleri ayırdı. 7’den 70’e tüm Boşnak erkeklerin ölüm yolculuğu başlıyordu. 13 bin kişi son bir ümitle dağlara kaçtı. Geri kalanlar ise fabrikada insan aklının alamayacağı işkencelerle ve yöntemlerle öldürüldü.  Fabrika biz girdiğimizde  boştu neredeyse bir çok makine garip bir şekilde kaldırılmış bir şekilde yok edilmiş.  Geniş alanda fotoğraflar vardı.Bir kaç tanesini sizinle paylaşmak istiyorum.

DSC_0156.JPG

Fabrikada yaklaşık 10 metrekarelik bir oda vardı. Bu odaya insanları aldığı kadar doldurup orada önce odaya gaz bombası atıp ardından insanları silahlarla öldürmüşler . Şuan duvarda mazlumların kanı şahit kalmış o anlara.

46b68492-2752-4a5f-89cb-14513f6d8eca

Fabrikada asit kazanlarının olduğu bir yer vardı, sanırım çok uğranılan bir yer değildi kapı aralığında eğilerek girdik. Sırpların asit kazanlarına insanları attığı söyleniyor onlar her ne kadar bunu inkar etselerde… Zaten Bilge Kral diyor: bu soykırım dört aşamalı daha bitmedi 1. insanları katlettiler. 2.inkar ettiler.3.unutturmaya çalışacaklar. 4. Tekrar soykırım yapacaklar. Öyle doğru bir teşhis ki o fabrikadan katliamın şahidi olan içinde izlerin olduğu makinaları götürerek unutturmaya çalışan onlar değil mi? Hala komşusunun yüzüne bakıp pişkin pişkin daha bitmedi diyen onlar değil mi?DSC_0178.JPG

(ASİT KAZANLARI)

Akü Fabrikasından çıktıktan sonra  direk otele geçtik trafikten dolayı akşamı buldu. ertesi gün için şehir merkezi gezilme planı yapıldı.

ilk gidilen yer Mostar köprüsü oldu.  Daha köprüyü görmeden  koca bir haçı gördük tepesinde. Bununla ilgili Aliya’nın bir anısını da dinledik.

Bosna Savaşı esnasında, Osmanlı yadigarı Mostar Köprüsü’nün bulunduğu Mostar şehrinde Hırvat komutanla görüşen Aliya İzzetbegoviç’e, komutan, tehdit havasında dağın tepesine dikilen devasa büyüklükteki haç’ı göstererek “Bak, biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilalden daha yukarıda bir haçımız var. Bunu kaldırmaya gücünüz yeter mi?” diye manalı bir soru sorar. Aliya İzzetbegoviç de, bu söz karşısında meseleyi gülümseyerek geçiştirir,“Hele bir gün geceye dönsün”der.
Akşam karanlığı basınca da onu dışarıya davet edip işaret parmağını göğe kaldırarak tüyleri diken diken eden şu sözleri söyler: “Sayın komutan, şimdi sen de bir semaya bakıver! Şu hilali ve yıldızı görüyor musunuz? Senin onları yok etmeye gücün yeter mi? Ne kadar yükseklere haç dikseniz de onu geçemezsiniz ve asla onu oradan da indiremezsiniz. Onlar semada olduğu müddetçe biz de inşallah varlığımızı devam ettireceğiz!..”

 

DSC_0354.JPG

WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.53

DSC_0291.JPGDSC_0295.JPG

Mostar’ın hemen yanında hediye alabileceğiniz minik bir çarşısı var bence buradan alınabilecek güzel bakır kolyeler var. Bu arada oldukça pahalı bir ülke. Çarşı içinde dışında bolca cami bulabilirsiniz buna karşın aynı şekilde kilisede bolca var. Haçın ve hilalin kavgası var. Camilerin çoğu Osmanlıdan kalma ve oldukça eski içinde dua etmek,namaz kılmak eşsiz.

Mostar şehrini gezerken Küçük Mostar köprüsünü de görebilirsiniz.Köprünün inşaatı Türk Firması tarafından yapılmış. Yeniden açılışını da Prens Charles yapmış. Asilliğimizden gündeme getirmiyoruz.

DSC_0345.JPG

Mostar’dan sonra kalbimi orada bıraktığım tekkeye gittik.

Blagay Tekkesi: Blagay, Mostar’ın içinden de geçen ve Bosna-Hersek’in en büyük nehirlerinden biri olan ‘’Neretva’’nın önemli kollarından biri olan ‘’Buna Nehri’’nin doğduğu yer. Küçük bir yerleşim birimi olan Blagay’ı önemli kılan ise hemen su kaynağının bulunduğu mağaranın yanı başında bulunan Blagay Tekkesi. Bölge  Osmanlıların eline geçtikten sonra muhteşem bir doğaya sahip bu bölgede kurulan bu tekke Bosna’nın yerel halkı olan Boşnakların  hızla Müslüman olmasında çok önemli bir yere sahip. Tekkenin içinde her yerin fotoğrafını  çekmeye çalışmayın bence kendinize sakin bir yer bulun Kuran okuyun yada dinleyin…

DSC_0386.JPGDSC_0403.JPG

Kovaçi Mezarlığı: Savaştan önce mezarlığın olduğu yer  çocuk parkıymış . Nereye bomba az düşüyorsa orası şehitliğe dönüştürülmüş.Çünkü başka bir lüks yok, günde 1000-3000 arası şehre bomba düşüyor en az bomba düşen yere yapmak zorundasın. Mezardakilerin  çoğu 18-20-25 yaşlarında. Her mezar taşında Bakara 154. sure yazıyor. Radovan Karadzic savaş başladığında şehitliğin karşısındaki tepeden medyayı çağırıp  şu sözleri söylüyor: “Biz ikindi kahvesini baş çarşıda içeceğiz. “. Onların bir planı vardı Allah’ında bir planı vardı.Allah büyüktür. Hiç kimsenin Boşnaklara kazanma ihtimali vermediği herkesin söylediği en fazla bir ay  daha fazlasına dayanamazlar diyordu. Onların 3.5 saatte gireceğiz dediği çarşıya aradan 3.5 yıl geçiyor giremiyorlar.Bomba düşmemiş bir ev yok bu şehirde. Yeryüzü bizim için bir Mescid sizde Bosnayı gezin ibret alın.

Oradaki abi söyle söylüyor: “Sizler neye sahip olduğunuzun farkında olsanız yürüyüşünüz değişir. ” Türkiye müslümanların kalesi Türkiye’de olan bir sorun şuan tüm ümmet coğrafyasını etkiliyor. Sahip çıkın diyor.

 

WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.23

WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.24

(ALLAH’IN KULU ALİYA’NIN KABRİ)

BAŞ ÇARŞI: Baş çarşıya akşam gidebildiğimiz için çok fazla fotoğraf çekemedim elimde olanlar bunlar. Oldukça pahalı fakat bir o kadar da güzel bir çarşı. Kesinlikle kahve için.

WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.20WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.12WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.11WhatsApp Image 2018-07-17 at 22.18.15

 

Reklamlar

morocco’da kırk beş gün

DSC_0008

Neden Fas? sanırım öncelikle buradan başlamak gerekir. Fas’da kutup yıldızını ve sahra kadınlarını görmekti hayalim sonrasında ise tabi ki kırmızı şehrin tam ortasında ali kaya pozu vermek 🙂 hepsi gerçek oldu. Dolu dolu tam 45 gün. Her gününe değer.

Aıesec’in yaz kampı staj programı ile Fasa gittim. Fas’a staj programı ile gitmemin sebebi bir buçuk ay boyunca beleş kalacak yer ve yemek verilmesi oldu açıkçası. Yanımda bir arkadaşım ile çıktık bu yola. En ucuz bileti bulmak ümidiyle  başladı küçük dramımız tam bir hafta her gün abartısız en az bir saatimiz ucuz bilet ve sponsor bulmakla geçti diyebiliriz. Yaza denk geldiği için haliyle tatil zamanı fiyatlar Everest dağına ulaşmıştı bizde ucuz olsun altı üstü beş altı saat aktarmalı uçacağız dedik gittik en alınmayacak Arap hava yolundan biletimizi aldık  “Tunus Air ” bu hava yoluna dair bir daha hiç bir şey görmek istemiyorum. Neden mi? Minicik koltuklar, verdiğimiz paraya değmeyecek yemek ve iki hafta Tunus,İstanbul ve Fas arasında gidip gelen valizlerimiz .

Annem hep der  “ucuz etin yahnisi yenmez .” diye vallahi yenmiyor  ama ne yapalım? Öğrenciyiz abi…

Kazabilankaya indik valizleri bekliyoruz … Bekliyoruz,beklemekteyiz ve hala bekliyoruz.Valizler yok.Bizim gibi aktarmalı gelen herkesin valizi yok. Görevlilere olmayan İngilizcemizle valizimizin olmadığını nerede olduğunu sormaya çalışıyoruz…Tüm arap edasıyla ve ilgisizliğiyle bilmediğini ve şimdi olmazsa akşama geleceğini söyledi. Bizim bir an önce Agadir’e gitmemiz gerekiyordu çünkü proje ertesi sabaha başlıyordu. Eee bize valizlerimiz gelince yollayacaklarını söylediler ve el mahkum hava alanından ayrıldık. Casablanca’dan  Agedir’e 10 saatlik bir otobüs yolculuğu ile vardık. Aıesec görevlileri bizi karşıladı. Hepsi inanılmaz tatlı görünüyordu ve gerçekten de öyleydiler. Yoldan geldiğimiz için bizi hemen yemek masasına oturttular kocaman bir Tajin tabağı ve içinde en sevdiğim et: BALIK. İnanılmaz, dehşet bir kokusu vardı sadece kokusu ile bile insan doyabilir. Yemek ortada, ekmekler tamam ama çatallar eksik.Arkadaşlarımız çatallar olmadan yemeğe başladı.Tam bir Arap kültürüyle ekmekle balığı bir güzel gömdük.Çatalsız yemenin sadece bu akşama mahsus olacağını düşünerek olmayan pijamalarımız  ile uyuduk. Sabah kalkar kalkmaz hava alanına gittik güya valizlerimizi almaya… sonuç:yok. Kampta bizim gibi gelen beş kişi daha vardı hepsi Araptı Mısır,Cezayir ve Tunus’dan gelmişlerdi. Kamp arkadaşlarımız ile tanıştıktan sonra birde öğrenciler ile tanıştık  5-15 yaş arasında çocuklardan oluşuyordu. Bize Türkiye’den  giderken oradaki yardıma ihtiyacı olan çocuklara öğretmenlik yapacağımız söylendi ama pek öyle olmadı.Yalancı insanlar.Neyse… Her şeye rağmen dünyanın her yerinde çocuklar harika. Size kamptan da bahsedeyim biraz iki haftada bir öğrencilerin değiştiği bir çok faaliyetin bulunduğu zengin insanların zengin çocuklarının gittiği zengin bir kamptı.Jet ski,go kart ,lunapark,havuz,okyanus,sineme,dans…. daha bir çok faaliyetin iki haftaya sıkıştırıldığı inanılmaz eğlenceli bir yaz kampı.

Agadir’de ilk haftamız inanılmaz eğlenceliydi akşama kadar aktiviteleri sonrasında festival konserleri …Gerçekten çok başarılı gruplar vardı özellikle Mashrou’ Leila-Shim El  Yasmine grubu harikaydı.İnstagram hesabımda küçük bir video var bu grup çalarken izleyebilirsiniz.

Şimdi siz diyorsunuz sen bu çocuklarla nasıl anlaştın vallahi tarzanca çocukların çok azı İngilizce biliyor .Hepsi Arapça ve Fransızca konuşuyor. Zaten çokta onlara  sözlü bir şeyler anlatacak durum olmadı. Hazır çocuklardan konu açılmışken biraz onlardan bahsedeyim. Hepsi inanılmaz tatlı çocuklar zaten öğretmen olduğumuz için ayrı bir sempati duyuyorlar birde yabancı olmamız onlara daha cazip geliyordu.Sarılanlar,öpenler,gizli gizli süzenler…

Birazda Fas’ın sokaklarından evlerinden bahsetmek istiyorum. Genel olarak müstakil ev tarzı hakim. Daha çok zenginler apartmanda oturuyor.Devlet siteye geçmek istiyor fakat halk hiç site yanlısı değil bir Faslı arkadaş devletin Faslılara ev verdiğini onların ise bu evleri satıp gecekondu tarzı evler yaptığını söyledi. Birbirlerinin tepelerinde oturmaktan hoşlanmıyorlar.Zaten oturdukları evler inanılmaz güzel çoğunun evi iki katlı ilk katı mutfak ve salon ikinci ve diğer katlar odalardan oluşuyor. evlerin içlerindeki eşyalar ise harika bizdeki sedir tarzı koltukları bir kaç tane minder,ortada yemek yedikleri sehpa ve duvara sabitlenmiş televizyon.Az eşya.Çoğu evde halı yok ve ayakkabı ile evlere giriyorlar.Türkiye’de eşiğe ayakkabı ile bassan uçan terlik herhangi bir uzvunda derin yaralar bırakabilir.Canım ülkem.Fasın sokaklarından bahsedecek olursak maalesef benim için koca bir hayal kırıklığı. İnanılmaz bir kirlilik var. Gittiğim bütün şehirlerde kötü bir koku ve yerlerde çöpler… Bunun için halkı suçlayamazsınız  çünkü kolay kolay çöp kutusu bulamıyorsun. Fas’a ilk gittiğimde elimdeki çöpü nereye atacağım diye arkadaşlara sorduğumda hepsi yere derdi bildiğiniz eğilerek çöpü yere bırakıyordum.Utandım. Ayrıca Agader’de sokaklarda inanılmaz bir idrar kokusu vardı bunu söylemek çok acı verici ama gerçek.Özellikle sahilin olduğu yerlerde bu durum daha fazlaydı neden bunu yaptıklarını sorduğumda aldığım cevap çok netti : “çünkü insanların dışarıda gidebileceği tuvalet yok. “. Haklı mı ? Haklı. İnsanlar pis. Temizlik kültürü yok. Sanırım Fas’ta en alışamadığım durum buydu.

Ne yedim? Tam tamına beş kilo alıp döndüm ülkeme. İnanılmaz güzel yemekleri var.Hangi tavuk dönerin içinde lapa pirinç olur?Olmuş.Adamlar yapmış bizde afiyetle yedik. Beyaz et düşkünü bir insan olarak bir cennete düşmüş gibiydim inanılmaz güzel tavuk ve balık pişiriyorlar. Kırmızı etin konusunu açmıyorum bile. Etin bu kadar güzel pişmesi kesinlik geleneksel Tajin tencerelerine bağlı lezzetli olması ise Fasın o  meşhur baharatları.Harira(çorba),Chebakkiya(tatlı),B’stilla,Mint tea(Fas çayı),Kuskus ve yemekten sayar mısınız bilmem ama haşlanmış salyangoz. Daha burada adını yazamadığım bir çok yemek var hepsi birbirinden güzeldi bir yemek hariç. Kuskus yemeğini hiç sevmedim.Aslında Fas için önemli yemeklerden bir tanesi. Sadece Cuma günleri yapılıyor ve hemen hemen her ev bu geleneğe uyuyor.Bizdeki ince bulgurun üzerine haşlanmış sebze ve et koyuyorlar aynı zamanda yanında et suyu var. Bulguru birleştirmek için konuluyor. Elle yeniyor. Sevmedim.Salyangoz ise Fasın her şehrinde olan ve seyyar arabalar ile satılan bir çeşit aparativ yiyecek. Yedim mi? Tabiki de salyangozun suyu 1 dirhem ve bir kase salyangozda 3-5 dirhem arasında. Suyu gayet lezzetli bildiğimiz et suyu gibi salyangozun kendisi ise fena değil salyangozu kabuğundan kürdanla çıkartırken kulaklarını görmem iştahımı kaçırsa da yememe engel olmadı.Denemelisiniz.

Şehirlerine gelecek olursak en asil olandan başlamak gerek:

Marrekesh namı diğer Kırmızı Şehir. Büyülü.Gitmeden önce gitmem gereken yerlere baktığımda ilk sıralarda çıkıyordu ve inanılmaz güzel görünüyordu.Gerçekten çok güzel bir yerdi fakat gene temizlik problemi vardı. Fotoğraflarda tertemiz görünen yer tam bir faciaydı her tarafta çöpler ve o masmavi görünen su bildiğimiz çamurdu.Önceden orada gençler akşamları toplanıyor dans ediyor ,şarkı söylüyorlarmış fakat bu tarz aktivitelerin yasaklanması ile tüm özelliğini yitirmiş.

IMG_5852

Jemaa El Fna Meydanı:Tam ortasında Ali Kaya pozu verdim.Fas isterse pislikten görünmesin bu meydan her şeye değer.Meydana gittiğimizde hava kararmak üzereydi en güzel hali tam da akşam vaktidir.Kandiller yakılmış,yemek stantları açılmış,seyyar satıcılar yerini almış,Fasın son ses çalan müzikleri ve inanılmaz kalabalık tam bir karnaval havası.Gözlerimi kapattım ve tam tur kendi etrafımda döndüm.Valizlerimin hala olmayışı,kamp müdürünün çok kaba biri olması,ayağımın sakatlanmış olması… Her şey önemini yitirdi.Her saniyesine değdi.Fakat o meydana bir kız olarak gitmek istiyorsanız kesinlikle yanınızda birileri olmalı çünkü Fas’da aşırı derecede hırsızlık ve taciz var.Her an her şeye maruz kalabilirsiniz. Gerçi bütün Marrakesh’i  kız başıma fellik fellik gezen ben değilmişim gibi konuşuyorum ama siz genede önleminizi alın.

Meydan gündüzleri ise meyve suyu stantlarıyla doluyor diyebilirim 3-5 dirheme taze sıkılmış meyve suyu içebilirsiniz. Ellerinde yılanla dolaşan amcalar görebilirsiniz üzerinize o yılanı atma olasılığı da çok yüksek aynı zamanda maymunlarda var en az 20 dirhem karşılığında fotoğraf çekilebilirsiniz.Meydanın tam yanında kapalı bir çarşı var bu çarşıda aklınıza gelebilecek her şey var.Benim bu çarşıda en çok ilgimi çeken kesinlikle deri çantalar ve devasal büyüklükteki avizelerdi.Bu konuda gerçekten ustalar. Avize alamadım haliyle ama bir deri çanta aldım yaklaşık Türk parasıyla 50-60 TL civarındaydı belki daha az olabilir.

MEYDAN

IMG_5786

Bahia Sarayı: İşte ahşap oymanın zirveye ulaştığı yer diyebilirim. Kapılarındaki oymalara söylenecek kelime bulamıyorum kifayetsiz kalır.gözlerimi kapattım ve sadece dokunum işte bu paha biçilemez bir duygu size bu kadar büyüleyici ve mest edici gelmeyebilir tabi ama ben bir ahşap aşığı olarak bu duyguyu en uçta yaşadım diyebilirim.Ahşaba seyah-ı avare dinletmiş kızım olsun de mi o kadar?Bu saray ahşap  kapılarıyla sınırlı değil,sarayın bahçeleri ve çeşmeleriyle de büyüleyiciydi aynı zamanda duvarlardaki fanyansların desenleriyle de göz alıcıydı. Bahia sarayı dünyanın  21 harikasından biri olarak da kabul edilmiştir.

DSC_0198

DSC_0144

Jardin Majorelle: Adından da anlaşılacağı gibi bir bahçe. Kaktüs severler için bir cennet diyebilirim.Bahçeye dışarıdan bakıldığında asla bahçe diyemezsiniz çünkü eski bir Fransız binası gibi fakat içeri girildiğinde kaktüs ormanı diyebiliriz.Girişi ücretli ve kesinlikle pahalı 30 tl kadardı.Bahçede gökyüzünü kapatan ağaçlar ve kaktüsler var.Aynı zamanda küçük bir butik ve butik genel kıyafetlerden ve Fasa ait geleneksel ürünler var.Bu ürünlerin hepsi çok pahalıydı dışarıda herhangi bir pazardan bu ürünleri yarısından bile daha ucuza alabilirsiniz.Tamamen turist kazıkçılığı…Bahçenin içinde  ek olarak havuz, bir kaç mavi ev,resim galerisi ve hemen hemen her köşe başında banklar  var. Fasın genel durumunu da değerlendirecek olursak burası da oldukça bakımsız kalmış bir çok kaküs ve ağaç kurumuştu.Fotoğrafta gördüğüm havuz tabiki de gördüğümle aynı değil gene temizlik sorunu vardi.Bakım yapıldığı taktirde çok güzel  bir bahçe olacağı kesin.Kaldı ki bu haliyle bile göz alıcı ve huzurluydu.DSC_0446DSC_0515

DSC_0516

Ve uzun süre kaldığım yer olan;

 Agadir’den bahsedeceğim  bizim Antalya,Marmaris, Muğla aklınıza gelebilir. Okyanus kıyısı ve yazın insanların tatil için tercih ettiği bir şehir. Çocuk kamplarının bir çoğu bu şehirde yapılıyor.Çok güzel plajı,sahili ve marinası var.Su sporları bizim ülkemize göre çok çok ucuz. Jetsky’e,Banana’ya hiç tereddüt etmeden binebilirsiniz. Agader gündüzden çok gece güzel oluyor diyebilirim marinanın olduğu yerlere seyyar satıcılar geliyor.Sokak şarkıcıları istemediğiniz kadar var.Gittiğiniz her mekanda  canlı müzik bulabilirsiniz. Diğer şehirlere göre dilenci oranı daha az. Fransız restoran ve kafeleri oldukça fazla. Souk el had adında kocaman bir pazarları var ve bu pazar Afrika’nın en büyük pazarıymış. Aklınıza gelebilecek her şey var bu pazarda giyimden,yiyeceğe teknolojik aletten ev eşyalarına kadar her şeyi bulmanız mümkün. Bu pazar oldukça ucuzdur tek yapmanız gereken sıkı bir pazarlık yapmak.Size 10 tl dediği şeyi 1 tl alabiliyorsunuz çoğu zaman hatta bazen almayacağını söyleyip ve gidiyormuş gibi yaparsanız arkanızdan koşa koşa gelip ürünü size çok ucuza sattıkları oluyor. Agader’in en sevdiğim yeri sanırım ortada olan küçük ve tek tepeciğidir onlar bu tepeciğe tabi dağ diyorlar 🙂 bu dağımızın üzerinde üç kelime yazıyor 1. Allah 2.Vatan 3.Malik(kral).Akşamları bu dağa çıktığınızda seyyarlarda satılan mısırları alıp okyanus ile Agader’in  birleşimini ,şehrin ışıklarını saatlerce izleyebilirsiniz hatta çok ucuz bir fiyata bunu bir devenin sırtında bile yapabilirsiniz.

IMG_5546

IMG_5504IMG_5389IMG_5343

Son olarak Fas’da bize yardım eden Merwa,Abdellah,Lalla,Fatıma,Muhammed,Mustafa adını yazamadığım canı gönülden yardımcı olmaya çalışan arkadaşlarıma ve yoldaşım Sümeyye’ye teşekkür ederim…

Yazdığım eleştiriler sizin Fasa karşı ön yargılı bakmanıza sebep olmaz umarım hiç bir şeyden pişman olmadım yaşadığım çok kötü anlara rağmen bir kere bile nereden geldim bu ülkeye demedim bir daha olsa bir daha giderim ve zaten bu yönde planlarım var ne zaman giderim belli olmaz ama gidip bir daha sümüklü böcek yiyeceğim bir daha sokaklarında kaybolacağım bir daha okyanusa karşı oturup Allah’a teşekkür edeceğim…

Teşekkürler Allahım….

 

Benim Menkıbem:Kapadokya 


“Hayat kendi menkıbelerini yaşayanlar için gerçekten çok cömerttir. ”
Simyacı’dan paylaştığım bu söz Kapadokya gezimin tam karşılığı oldu çünkü çok cömert bir seyahat oldu…

Kapadokya’ya gitme kararı aldım.Gitmek için havaların ısınmasını bekledim ve gereken parayı biriktirmeye başladım. Aynı zamanda yanıma bir arkadaş arıyordum ne demişler “Yoldan önce yoldaş. “. Bir süre sonra seyahat arkadaşımı buldum ve parayı biriktirdim. Kalmak için kendimize internetten geceliği 25 tl olan bir hostel ayarladık. Hostelin sahibine tüm öğrenci yüzsüzlüğümüz ile mesaj attık beleş kahvaltı istedik sağolsun adam kahvaltı veremeyeceği söyledik ama mutfağı kullanabilirmişiz hahahah yalnız ben üç yıldır öğrenci evinde kalıyorum yaptığım yemek sayılıdır ben kim Kapadokyada mutfağa girmek kim :D. Sonrasında otobüs bileti için Uşak’da ki tüm otobüs firmalarını tek tek aradık en ucuz bileti bulduk sonra gidip yazaneden ekstra indirim istedik çünkü otobüslerde belli bir sayıya indirim yapılıyor adama indirim yapması için ısrar ettikçe adam bana 20 tl indirimden ne olacak diyor adam bu sözüyle hiç öğrenci olmadığını belli etti.İndirimi aldık. Gece yolculuğa başladık. Ve Kapadokyadayız. Eşyalarımızı hostele bıraktık. Sırt çantalarını aldık çıktık yola. Kendimize kahvaltı için poğaça vs aldık ve kahvehanemsi bir yerde kahvaltımızı yaptık. Elimizde haritalar en yakın müzeye gitmek için yol aldık .Yoldadaki esnaflara yolu sorduğumuzda hepsi ayrı telden çalıyordu çok uzak kesinlikle arabayla gidin ,gelin motor kiralayın gidemezsinizler… Kandırık yapıyorlar (ekmek parası.). Biraz daha ilerledikten sonra taksi duraklarının olduğu yere vardık bir taksici amca “Mehmet amca ” hararetli hararetli başına topladığı insanlara “siz yanlış yerlere gidiyorsunuz asıl gidilmesi gereken yerler buralar. “diye insanlara tavsiyede bulunuyordu. Bizde gittik dinlemeye aradan otuz saniye sonra Kapadokya’yı bize cennet yapan Ahmet amca geldi tam bir Türk jönü gibi “Nereler gezilecek tekrar et bakalım. “dedi. Mehmet amca konuşmasını bitirdikten sonra Ahmet abiye bizi gideceğimiz yere kadar bırakmasını istedim bizi kaşlarını çatıp bir süzdü. Sonra orada bir tanışma faslı gerçekleşti bize siz taksiyle gezin bizde arkadan kendi arabamız ile gezeriz dedi biz tabi tüm fakirliğimiz ile bizim taksiye verecek paramız yok dedik.200 tl ile yola çıktık 120 tl yola gitti kaldı bize 80 tl. Bunun adı deli cesareti. Ahmet abi yaa hallederiz taksiyi sıkıntı yok dedi. Tamam dedik madem halledeceksin bize uyar. Bizi eşi Yasemin abla ile Arkadaşı Mehmet amca ve onun eşi Zuhal abla ile tanıştırdı hepsi altmış yaş üstü ama gözlerdeki enerji yaşı 18. Abartısız. Bizim jönlerin eşleri ilk dakikadan bize Kapadokya kupası aldı nasıl tatlılar…

Atladık taksiye başladı gezi: Göreme müzesi,Uçhisar,LoveValley,Çavuşini,Paşabağları,Pıgeon valley,Zelve akşama kadar hiç yorulmadan gezdik ilk gün gezdiğimiz en güzel yer tartışmasız “Zelve”  inanılmaz büyük ve eşsizdi. 


                         (ZELVE)

Yalnız biz gezerken olayın şokundayız çünkü taksiyle Kapadokyayı geziyoruz hemde beleşe 😀

Hava kararınca otellerin olduğu yerlere gittik her şey için bu güzel çiftlere teşekkür ettik bize “Nereye gidiyorsunuz daha yemek yiyeceğiz. “dediler. Biz gene tüm öğrenci yüzsüzlüğümüz ile hay hay olur efendim dedik. Çok güzel bir restorana girdik tabiki de testi kebabı yemek istedik Zuhal abla ve Yasemin abla tüm naifliği ve zarafeti ile “bugün çok kaçırdık sadece salata yiyelim “dediler. Arkadaşımın ve benim birbirimize bakışımız yüz yıla damga vurur çünkü asıl tıka basa yiyen bizlerdik hiç bir şeyi geri çevirmeden ne varsa yedik birde oturup kebap yiyoruz 😀 Ahmet abi ve Mehmet amca ha bire önümüze bir şeyler koyuyor bizde hiç geri çevirmeden yiyoruz karnımızda yer kalmadı ama sırf tatmak için yiyoruz.Yemek yedikten sonra her şey için teşekkür ettiğimizi vs söyledik “nereye durun yarında beraberiz.”demezler mi . Hiç geri çevirmeyen biz tamam dedik . Sabah balonları seyrettikten sonra (malesef hava şartlarından dolayı çok fazla balon kalkmadı.) buluştuk. Bir önceki günden çok daha güzel bir gün geçirdik ikinci gün Ihlara vadisi,Derinkuyu,Kaymaklı yer altı vadisi,Güvercinlik,Ürgüp,Devrent Valley,Nar lake,ve Rose Valley’i gezdik hepsi birbirinde güzeldi ama Ihlara ,Nar lake,Rose Valley harikaydı Günün sonunu Rose Valley’de getirdik o kafar muazzam bir yerdi ki ruhumun tüm kırışıklıkları açıldı.


                       (IHLARA)

                              

                    (ROSE VALLEY)

Akşam sekizde otobüsümüz olduğu için gezimiz bitti. En üzücü kısım vedalar başladı … Bize iki gün boyunca yaklaşık bir 1500 tl masraf yapan bu güzel çiftler birde cebimize harçlığımızı koydular. Sonra batan güneşe doğru bir kere daha kendi menkıbemi yaşadığım için bana çok cömert davranana teşekkür ettim. 

Not:Bir öğrenci olarak bize sponsor olmaları harikaydı fakat asıl olan onların samimiyeti ,güvenilirliği ve onlara her abla abi dediğimizde keyiflenip mutlu olmalarıydı.

tavsiyeler….

1.tanrı size bana geçtiği gibi sürekli torpil geçmiyorsa sakın ola 200 tl ile yola çıkmayın.

2. kesinlikle müze kartınız olmalı zira hiç bir müzeyi kartsız gezemezsiniz çok pahalı.

3.kalacak yerinizi en ucuzundan ayarlayın paranızı yöreniz en meşhur tatları için ayarın.

4.esnafa yol sormayın özellikle motor kiralayanlara iki katı fazla yol uzatıyorlar.

5.sokaklarda korkusuzca gezin. mutlu olun.

6.hava durumuna dikkat edin.

 

İSKİTLERİN ANASI TOMRİS HATUN

tomrisss

Yüce Tomris , Nene Hatun gibi , Dilşad Hatun gibi ,Şerife Bacı gibi , Erzurumlu Kara Fatma gibi ismini göklere altın yıldızlarla yazdırmıştır. Dünya ve Türk tarihinin Şanlı Türk Kahramanı Tomris’in bu övgüleri neden hak ettiğini ve neden bu kadar değerli olduğunu kendimce sizlere anlatmak istiyorum.

Tarih  daha çok erkekleri  anlatır bu yüzden tarih sahnesinde kadınlara nadiren rastlarız fakat tarih sahnesine çıkan öyle bir Türk kadını var ki  o tarihin yazdığı dünya üzerindeki  ilk kadın hükümdardır. İskitler’in anası  Alpertunga’nın  torunu Tomris Hatun.

Tomris hatun günümüzden 2500 yıl önce yaşamış bir Saka kadınıdır. O dönemde  Işık tutacak yazılı bilgiler olmadığı için çok az bilgiye ulaşabiliyoruz. Ünlü Yunan tarihçi Heredot’un  yazdıklarına göre  kocası öldükten sonra kendisi Sakaların başına gelmiş, halkının taktirini kazanmış. Karşısına ise dönemin en büyük  gücü olan Pers imparatorluğunu almış bir kadındır. Yapılan arkeolojik kazılar  sonucu Sakalar veya diğer  adıyla İskitler  Avrupa’nın  doğusu Karadeniz’in üst kısımlarında ve Orta Asya’nın bir kısmını içine alan topraklarda yaşamaktaydılar.Göçebe bir halk olup kendi haline yaşayan İskitler’in sınavı  büyük Kirus’un kurduğu Ahameniş imparatorluğu ile sınır komşusu  olmasıyla başladı.

Yunan  dünyasının  başına bela olan büyük Pers imparatorluğu M.Ö  6. yy’da  büyük Kirus tarafından günümüz İran civarında kuruldu. Gaddarlığı ve kana susamışlığı ile bilinen  Kirus etrafında bulunan dağınık tüm kabileleri tek çatı altında toplayıp büyük bir imparatorluk kurdu. Babili ve batısında bulunan tüm Anadoluyu ele geçirdi, buraları kontrol altına almasıyla kısa sürede zengin bir devlet halini aldı. Kuzeyindeki Medleri yıktıktan sonra Sakalar ile sınır komşusu haline geldi. Büyük Kirus Sakaları kendine düşman olarak görmüyor ve öncü birliklerle sakaların topraklarına sürekli saldırıyordu fakat Tomris hatun diğer devlerin aksine farklı bir strateji izliyor. Göçebe oldukları için açık alanda savaşmak yerine seri bir şekilde geri çekilip Pers imparatorluğunu dar koridorlara sarp kayalıklara çekmeye çalışıyordu eğer Pers ordusu devam ederse imha ediyordu geri çekilirken su kuyularını zehirlediği ve tüm tarlaları yaktığı için Persler uzun süre bu topraklarda da barınamıyorlar ve geri çekilmek zorunda kalıyorlardı. Tüm bu kaçak dövüşten sıkılan ve Tomris hatunun zekasından etkilenen Kirus Tomris hatunu da kendine denk bir hükümdar olarak görmüş ve evlenme teklif etmiştir. Evlenmek istemesinin diğer nedeni ise evlilik suretiyle Sakalar ile birleşmek ve savaşmadan bu toprakları elde etmekti fakat Tomris hatun bu oyuna gelmez büyük Kirus’u kesinlikle reddeder. Dünya üzerinde istediği her şeyi elde eden Pers kralı bu ret cevabı ile küplere binmiştir. Çok büyük bir ordu toplayıp sakalar üzerine sefere çıkar bu ordu içerisinde özel olarak savaş için eğitilmiş köpekler ve Pers imparatorluğunun en iyi askerleri olan ölümsüzler birliği de vardır. Saka topraklarına geldiğinde Tomris hatun bölgenin coğrafi konumunu kendine avantaj olarak kullanırken belirli bir yere kadar geri çekilir Saka ordusunun yaklaşık beş katı büyüklüğünde bir orduya sahip olan  gözünü kan hırsı bürüyen Kirus bu tuzağı fark etti mi bilinmez ama sayıca üstünlüğüne güvenerek doğruca Tomris hatunu takip eder.İki ordu karşı karşıya geldiklerinde akşam üstü olmuştur iki tarafta anlaşarak sabahı beklemeye başlar fakat Pers imparatoru Kirus rivayete göre o akşam bir tuzak kurar Tomris hatunun oğlunu yakalar ve öldürür. Bazı tarihçilere göre Tomris hatunun oğlu Kirusun kendisini annesine bir koz olarak kullanacağını bildiği için intihar etmiştir. Oğlunun öldüğünü öğrenen  Tomris hatunun çığlıkları o gece savaş meydanında yankılanmıştır. Heredot’un yazdıklarına göre  “Kana susamış Kirus ,güneşe yemin ederim ki yarın seni kanla doyuracağım  “diye haykırmıştı. Gün ağrıdığında Tomris hatun ordusu harekete geçer.  Tomris hatunun ordusu sahte bir geri çekilme ile Pers ordusunu geriye çeker Hilal taktiği ile tüm etrafı sarılan Pers ordusu darmadağın olur ve büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalır .Pers ordusunun ünlü ölümsüzleri bile Saklara karşı isminin hakkını verememiştir. Savaş sona erdiğinde Pers kralı Büyük Kirus savaş meydanında ölü olarak bulunur bunun üzerine Tomris hatun kendi  elleriyle Kirusun kafasını keser ve Pers askerlerinin kanlarıyla doldurulan bir fıçıya kafasını atarak tarihe kazılan şu sözleri söyler:

“Hayatında kan içmeye doyamamıştın şimdi seni kanla doyuruyorum. ”

 

 

 

 

 

ALTIN VE BAKIR

pasatorunu

tala-va-mes16

“Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi. “

Bir altın ve bir bakır hangisi daha değerli ?  Bakır merhamet ister ,sevgi ister, aşk denilen bir kimya ister, bakır emek ister en çokta onun kimyasını değiştirecek  aşk’ı  ister. Tala va Mes öyle güzel anlatmış ki aşkın kimyasını… İlmek ilmek işlemiş… Hayatımızın  merkezine  kaygılarımızı, ulaşmak için çıldırdığımız hedefleri koyup etrafımızdaki küçük mutlulukların farkına  varmadan yaşadığımız piŞmanlıklar .  Geriye koca keşkeler bırakır. Bu filmi tam sekiz kez izledim  ve benim hayat felsefem oldu. Kriterim Allah oldu. İlme doyamayan Seyit ve kendisini ailesine adayan Zehra’nın öyküsüdür Tala va Mes .

Seyyid Rıza  gecesini gündüzüne katıp ilim öğrenmek Zehraya ve çocuklarına  bakmak , ailesinin geçimine katkı sağlamak üzere evliliklerinin en güzel yıllarında, Tahran’a yeni taşınmış bir talebedir.İdealist bir koca olan Seyyid Rıza her  ne kadar iyi bir eğitim almış olsa da  İran’da medreselerin en yoğun faaliyet verdiği yere taşınıp ilmini en iyi…

View original post 634 kelime daha

 NİETZSCHE NEDEN TANRIYI ÖLDÜRDÜ?

image

“ Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hala bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesine duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!  “

Tanrı öldü ! sözü , Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında dile getirdiği ünlü sav sözüdür. Nietzsche bu durumu , nihilizm çağına giriş olarak değerlendirmiş , Tanrıyı öldürenin biz olduğumuzu söylemiştir. Nietzsche neden tanrıyı öldürdü ,hangi düşünce veya yaşam onu Tanrıdan koparmış ?

Nietzsche‘nin  hayatı boyunca  esas amacı yaşama ve insana  çeşitli nedenler yüzünden  yitirmiş oldukları değer ve anlam duygularını yeniden kazandırmaktır. O  felsefeyi, tüm değerleri yeniden değerlendirme çabası olarak  görmüş ve bu yeniden değerlendirmenin  doğuracağı yeni yaşam olanaklarının  peşine düşmüştür

Nietzsche Hristiyanlığı , insanı doğuştan suçlu  ilan edip dünyayı da sadece  acı çekilecek bir yer olarak  göstermekle suçlar .Nietzsche’ye göre,  Hristiyanlık,  ağırlık merkezini bu dünya‘dan alıp  öte dünyaya yerleştirmiş ve böylece bu  dünyanın ,yaşamın ve dolayısıyla  insanın değerini düşürmüştür. Nietzsche bu çerçevede insanın onurunu ve değerini yeniden kazanabilmesi  için kendi hiçlik dünyasında tanrının  ölümünü gerçekleştirmiştir.

Nietzsche denilince akla ilk olarak  nihilizm gelir çünkü bu akımın temsilcisi olduğu düşünülür ama asla  Nietzsche bir nihilist olmamıştır.  Nietzsche, Schopenhauer’ın nihilist felsefesi ile yola çıkmıştır. Ancak ona göre, nihilizm yanlış ve eksik anlaşılmaktaydı. Nietzsche zamanla nihilizmi yeniden temellendirdi. Nihilizmin en eksik yanı, yaşamı olumsuzlaştırmakdı. Nietzsche, “yanlış nihilizm”i yaşayanları kitaplarında sıklıkla “pesimistler” olarak tanımlar. Bu pesimizmin aşılması gerekmektedir. Gerçek bir güç felsefesi için kesinlikle yaşamı olumlayan bir felsefe gerekmektedir. Yaşamın değeri anlaşılmalı ve bu değer yüceltilmelidir. Nietzsche’yi bu duruma getiren Hıristiyanlığın ta kendisidir çünkü Hıristiyanlık insanı sadece yemek,içmek,barınmak… bu gibi ihtiyaçların dışına çıkarmayan yani hayvani özelliklerin dışına çıkarmayan bir dindir. Bununla kalmamış gibi birde insanı doğuştan günahkar yapan bir din. İnsanları bu derece küçümseyen yok sayan bir dinde böyle düşünmemek elde değil doğrusu.

Benim bu araştırmadaki amacım Nietzsche’nin biyografini yazmak veya hangi görüşte olduğunu belirtmek değil insanın tanrısız bir yaşam süremeyeceğini tanrıdan kaçılamayacağı kendime has bir şekilde ifade etmek .Bunun için  Nietzsche‘nin    “üst insan”kavramını bizdeki  “insan-ı kamil ” ile karşılaştırmak istiyorum.

Nietzsche’ye göre, ‘güçlü insan,’ güçlü iradesi olan insandır. İrade gücü, güçlü olmanın yegane göstergesidir. O, irade gücünü her şeyin üstüne koymakla bütün geleneksel değerler dışlanarak bireysel özgürlüğe giden yolun açılacağını savunur. Bu yüzden, sadece irade gücüne sahip olan insanı adeta yeniden oluşturmak ister. Ona göre, iyi insan, siyasal anlamda güçlü olan insan değil; metafizik ve ahlak (elbette, din dışı ahlak) anlamında güçlü olan insandır. Fakat, irade gücünün yönünün çok kolay bir şekilde siyasal güce çevrilebileceğini görmez. Üstün insan, ona göre, hiçbir zaman kendini küçük ve zayıf hissetmez. (Ki tam da bu noktada, insanın en temel iki varoluşsal yarası ve yasası olarak acziyetin ve fakrıyetin inkârı sözkonusudur. Nietzsche için, yönünü bulamamış acz ve fakrı reddetmekten başka çare kalmamış gibidir.) Acz ve Fakr ne olduğu hakkında minik bir açıklama yapmak istiyorum öncelikle: (Fakr: İhtiyaç sahibi anlamında kullanılmıştır. Acz: Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan yoksun, anlamında kullanılmıştır )

Ona göre, ahlakın işareti, iradenin gücüdür. Ahlaklı olmak, kendisinin efendisi olmaktır. Kendisinin efendisi olmaya giden yolun ilk adımı ise Tanrıyı öldürmekten geçer. Bir diğer adımda ise, onun ‘sürü ahlakının temeli’ olarak gördüğü geleneksel ahlak yıkılmalıdır.

Nietzsche, bu görüşünü Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki “Üç Dönüşüm” başlıklı yazısında etraflıca açıklıyor. Buna göre, hayvanla Üstün İnsan arasında gerilmiş bir ip olan insanın şu üç basamağı aşması gerekir:

1) İnsan önce bir deve olacaktır. Deve hayvanların en fazla yük taşıyanıdır. “Sen müstahak olduğun için bu yükü taşımalısın.” Başkalarının ortaya çıkarmış olduğu geleneksel değerleri yük gibi taşır. Bu devrede, gururunu kırabilmek için aşağılanmayı arzu eder. Deve de güdülmeye isteklidir. “Evet” der. Bu ‘evet’in anlamı, düşünmeden itaat edip görevini yapmaktır. Bu ise insan için bir tür esaret tablosudur. Yaşamak için başkasının yardımına ihtiyacı olanların görünümüdür.

2) İkinci basamakta deve aslana dönüşür. Aslan, geleneksel değerlere karşı isyanın görünümüdür. Aslan “Hayır” der. Değerlerin değişmesini ister. Tanrıların düşmanı olur.

3) Üçünü basamağa geçince, aslan çocuk olur. Çocuk da “Evet” der. Fakat bu ‘evet’ itaat etme isteğinden gelmez. Kendinin efendisi olma arzusunun evet’dir. Çocuk oyun oynayabilme iradesinin gücüyle ve çocuk saflığıyla ‘evet’ der.

Nietzsche, üstün insanın, aynı zamanda üst kültüre sahip olması gerektiğini de düşünmüştür. Böyle Buyurdu Zerdüşt’de bir ip cambazı hikayesi vardır: Cambaz ip üzerinde yürürken, diğerleri yukarı doğru ona bakar. İp cambazı kayar ve düşer. Ölmek üzere son nefesini verirken, Zerdüşt yanına gelir ve ona doğru yolda olduğunu söyler. Çünkü ip, üstün insan olmaya doğru yürümeyi simgelemektedir. Özgürlüğe tam bir güvenlik içinde yürünemez. Güçlü insan, riskleri seven, riskleri göze alan insandır. (İşte burada, kişisel ve kurumsal gelişim üzerine yazıp konuşanların ‘risk alma’ vurgusunu hatırlayalım.) Zayıf insan ise güvenliği için sürekli dayanak noktaları arar. Güvenlik garantisi arar. İp cambazı simgesi aynı zamanda kendisinin efendisi olma isteğinin simgesidir. Bunun için de ip üzerinde yürüme gibi deneyler gereklidir. İp cambazı ip üstünde yürürken zayıflar sadece onu seyredebilirler; meleyen kuzular sürüsü gibi. Örnekte cambaz düşüyor. Sonuca ulaşamıyor. Fakat Nietzsche için bunun önemi yoktur. Ona göre, cambaz doğru yoldaydı, ilerlemek için ipte yürümesi gerekiyordu. Zaten ‘her zaman ölünmez’ ve ‘bizi öldürmeyen bizi güçlü kılar.’ (Nietzsche’nin ilerleme için ip metaforunu seçmesi de bir tesadüf olmasa gerektir. Çünkü ip mecazı, Batının doğrusal ilerleme anlayışının Nietzsche’de insana uyarlanmış karşılığıdır. Ki, Batı kaynaklı kişisel gelişim kültürü de insan için yatay ve doğrusal bir gelişim önermektedir.)

Nietzsche, ‘üstün insana giden yolda en büyük engelin sürü ahlakı olduğunu söylüyor ve ahlakı ikiye ayırıyordu: (1) Efendi ahlakı: aristokratik ırkların, örneğin Romalıların ahlakı; (2) Köle ahlakı: aristokratik sınıfa boyun eğerek yaşamış sınıfların, örneğin Yahudilerin ahlakı. Üstün insan, ona göre, iyinin ve kötünün ötesindedir; mevcut ahlakî düzeni yadsıyarak kendi değerlerini sil baştan oluşturur.

Tablonun Batı tarafında bu şekilde idealize edilen üstün insana karşı, İslam medeniyetinin kemali hedefleyen insanı, Allah’ın hem yeryüzündeki halifesi ve onun kuludur . Bu iki kavram arasındaki ilişkinin, İslamın ortaya koyduğu insan anlayışının doğru anlaşılabilmesi için vazgeçilmez bir önemi vardır. Bu anlayışta insan gelişimini, yani kemalini ancak ve ancak tevhidin gölgesinde bulur. Her yeri ve her şeyi onun eseri olarak görüp Allah’ı birleyen insan, her şeyi tanrılaştırmanın yüklerinden kurtularak yükselir. Zümer suresindeki şu ayeti hatırlamanın tam sırası: “Allah, çekişip duran birçok ortağın sahip olduğu bir köle ile sadece bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.”

Hayatını tevhid ekseninde bir kul ve halife olarak algılayan insan ile  ilahî olana başkaldırmış insan arasındaki fark açıktır. Birinci insan tipi, hakları itibarıyla kendisini bir halife olarak görürken, sorumlulukları itibarıyla kendisini bir kul olarak görür. Bütün alem ve içindekiler onun düşüncesinde birer emanet olarak kendisine verildiğinden ve dahası Allah’ın ayetleri olduğundan, o, çevresiyle, kainatla, diğer insanlarla, kendisiyle ve asıl önemlisi Rabbi ile barışıktır. Bu bakış açısının bir neticesi olarak, Müslüman düşünürler, modern bilim ve felsefenin tersine, evrene cansız nesnelerden ibaret bir yığın olarak değil, canlı ve anlamlı birer varlık olarak yaklaşırlar. Bu yüzden, kuşlarla, ağaçlarla, rüzgarla, yağmurla konuşmayı öğrenmişlerdir. Kendisini dünyaya adamış insan, normal bir ruh halinden mahrumdur. Aksi halde, kendisini bir taraftan sıradan bir canlı, arzu ve güdülerine esir olmuş bir varlık olarak görürken öte yandan yeryüzünün efendisi ilan etmek, anormal bir ruh halini gösterir.   “Nietzsche Ağladığında ” filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim filmden bir çok şey çıkarılabilir fakat  benim ilgimi çeken şu oldu Nietzsche  hiç mutlu değildi sürekli buhranlı ve yalnız. Bunun asıl sebebi Tanrıyı kendi içinde öldürmesi.

Yaradılışın asıl gayesi dünyaya hükmetme değil, Yaratıcının rızasını kazanmak olduğundan, denge insanı olmanın yolu ‘insan-ı kâmil’ yoludur. İlahi isim ve sıfatların kendisinde tecelli ettiği insan-ı kâmil, insan oluşun standardını belirleyen örnek modeldir. Bir başka ifadeyle, insan-ı kâmil, yücelikle acziyetin, halife ile kulun, irade ile teslimiyetin birleştiği model insanı ifade eder.

İslam ve Batı medeniyetlerinin taşıyıcısı olan iki insan tipine ilişkin yorumlarda, genellikle modern Batılının aktif ve üretken, geleneksel Doğulunun ise pasif ve taklitçi olduğu söylenegelir. Oysa, bir düşünürün altını çizdiği gibi, Doğu muazzam bir mirasın üzerinde uyuyarak pasif bir şekilde çökmekte, Batı ise sürekli hareket sloganıyla aktif bir şekilde çökmektedir. Gerçekte, hareketten yoksun tefekkür ve teslimiyet ne kadar faydasız ise, sükûnet ve teslimiyetten arındırılmış hareket de o kadar yıkıcıdır. Bu yüzden, mü’min geçici olan ile ebedî olan arasında, yer ile gök arasında, dünya ile ahiret arasında denge kurabilmiş insandır. Yani ölçülü  yaşamasını bilen insandır.

İnsanoğlunun gerçek manada insan olması, ancak Rabbine yönelmiş ve kalbin,ruhun,nefsinin  ve diğer uzuvların manevi kirden arınmış içinde olması ile mümkündür. Bu yüzden, İslam anlayışına göre, tarih geride ve arkamızda değil, önümüzdedir. Peygamberler, evliyalar, alimler, arifler, kamil insanlar bu yönüyle birer önderdir.

Velhasıl kelam İslam medeniyetinin temel öncüllerine yaslanan bu insan-ı kâmil anlayışı, Batı uygarlığının ‘üstün insanının kişisel gelişim’den medet umduğu ama umduğunu bulamadığı şu çağda, yeniden üretilmeyi bekliyor…

Son olarak sizlere minik tavsiyelerde bulunmak istiyorum….

“Nietzsche Ağlayınca “ filmini izlemenizi tavsiye ederim oldukça anlamlı ve manidar bir film doğrusu .

Gene Nietzsche’nin kaleme aldığı felsefe kitabı olan “Böyle Buyurdu  Zerdüşt “ü okumanızı tavsiye ederim yalnız ilk otuz sayfadan sonra beyniniz yanabilir.

Temel Kaynakça:

Yusuf Özkan özburun:Medeniyetlerin Kırılma Noktasında “Üstün İnsan” “Kamil İnsan”a Karşı

Film: Nietzsche Ağladığında

Gözde Turan :Nietzsche

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALTIN VE BAKIR

tala-va-mes16

“Onun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi. “

Bir altın ve bir bakır hangisi daha değerli ?  Bakır merhamet ister ,sevgi ister, aşk denilen bir kimya ister, bakır emek ister en çokta onun kimyasını değiştirecek  aşk’ı  ister. Tala va Mes öyle güzel anlatmış ki aşkın kimyasını… İlmek ilmek işlemiş… Hayatımızın  merkezine  kaygılarımızı, ulaşmak için çıldırdığımız hedefleri koyup etrafımızdaki küçük mutlulukların farkına  varmadan yaşadığımız piŞmanlıklar .  Geriye koca keşkeler bırakır. Bu filmi tam sekiz kez izledim  ve benim hayat felsefem oldu. Kriterim Allah oldu. İlme doyamayan Seyit ve kendisini ailesine adayan Zehra’nın öyküsüdür Tala va Mes .

Seyyid Rıza  gecesini gündüzüne katıp ilim öğrenmek Zehraya ve çocuklarına  bakmak , ailesinin geçimine katkı sağlamak üzere evliliklerinin en güzel yıllarında, Tahran’a yeni taşınmış bir talebedir.İdealist bir koca olan Seyyid Rıza her  ne kadar iyi bir eğitim almış olsa da  İran’da medreselerin en yoğun faaliyet verdiği yere taşınıp ilmini en iyi seviyeye çıkartacakken  eşi Zehra hastaneye kaldırılır ve eşinin yavaş yavaş felç olacağını öğrenir . Aslında  bakıldığında bu Seyyid için çok büyük bir facia  ama bu hastalık Seyyid’in hayattaki minik mutlulukların ,anların farkına varmasını sağlayacak.Aslında en önemlisi de yaratanın ona ne kadar fedakar bir eş verdiğini, eşinin onun eli ayağı olduğunu fark ediyor  .Artık Seyyid rahle başında ilim öğrenen bir baba olmak ile kalmayıp çamaşır yıkayan, yemek yapan, çoçuklarını okula götüren kucağında oğlu ile medreseye giden bir baba olur. Bu zorlu süreçte  kalbinden eksik etmediği sabır ve tevekkülü hep korur, kızı Atıfe’ye de sabırlı olmasını telkin edecektir.

Benim en çok sevdiğim sahnelerden bir tanesi şuydu : eşi artık hastalığından dolayı halı dokuyamaz ve seyit halı dokumaya başlar evin geçimi ve eşinin hastane masraflarını ödeyebilmesi için  daha fazla çalışması gerekiyordu  fakat bir yandan da eğitimine devam etmesi gerekiyor seyit halı dokurken bir yandan da ders çalışıyor :

Seyit:insanın dört türlü nefsi vardır ki her biri ayrı bir mertebeye sahiptir nefs-i nebati, nefs-i hayvani ….mavi mavi yeşil yeşil iki ilmek… kahverengi , mavi nefs-i rahmani  o cevherdir yeşil yeşil üç ilmek…

Gecenin yarısı karanlık bir odada ilmek ilmek ,renk renk  halı dokuyan   bir Seyyid…  o ki eşi bir yandan yemek yaparken diğer bir yandan kızının ödevini yaptırmaya çalışır aynı zamanda oğluyla ilgilenirken kafasını rahleden kaldırmayan bir eş idi.

Bu zorlu süreçte Seyyid hiç dikkat etmediği ,önemsemediği  minik mutlulukları fark ediyor bu  hastalık eşinden çok onun imtihanı oluyor. Sadece eğitimine odaklanan Seyyid ailesi dışında kimseye önem vermezken başkalarının hayatlarına  dokunuyor.

 

Mutluluk küçük şeyleri görmektedir . Bir ağacın çiçeğindedir umut. Şer sanılan şey , yaşayanın da başkalarının da hayrı olur. Mesela bir aile başka bir ailenin yok olmasına engel olur. Hemşire  Zehra’nın  hastanede kaldığı süre boyunca  ondan çok şey öğrenir ve boşanmak üzere olduğu kocasına bir şans daha verir.

Belki de iki kelimede bitiyor her şey, iki kelimede başlıyor. Seni seviyorum  demenin huzuru  bir kalpten diğer kalbe ,çok  şeymiş gibi görünen  her şeyin aslında  hiçbir  şey olması gerçeğiyle akar.

 

Birbirlerine duydukları saygıyı bakışlarla yansıtabilmeleri ve güzel sözler karşısında  birbirlerinden utanmaları ile birbirlerine olan sonsuz hayaları…

Bir eşten sonsuz bir sevgi,saygı,merhamet,sadakat,cömertlik… gibi şeyler beklenir muhakkak hepimiz bir bir beklentileri budur. Ama bir eşten hayatın farkına varması bu yalan dünyadan da duymamız gereken mutlulukları dinlemesini istemek…

Onun sonsuz kudreti  hastalıkla bir  insanı hayata bağlıyor bana göre Seyyit bitkisel hayatta olan bir adamdı.

Dünyaya  gelme sebebimiz belli ama o istiyor ki yani ben buna inanıyorum  mutlu bir şekilde  bu sınavı tamamlayalım çünkü onda sınav kağıdının kenarlarına çiçek,salıncak,bacası tüten ev …. çizmek  sınavı geçersiz veya resmiyet dışı saymıyor . O bizi mutlu istiyor. Üç günlük dünyayı  kendimize cehennem etmesek mi?  O’na armağan edeceğimiz huzurlu bir kalp dışında  başka bir şey istemiyor.

Yazımı filmin son sahnesiyle bitirmek istiyorum..

 

Bir hazine ya da bir kimya, bir iksir,
Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar.
Orada olmadığı malumdur.
Bu hazineyi hayal edenler, bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar.
Tüm bu mantık tek kelimeyle özetlenebilir: ister buna “anahtar” deyin ister “remz”
Ama hiç de öyle karmaşık değildir bu.
Yüce Allah bu remzi Hz. Musa’ya bir kelimede söyledi:
Buyurdu: “Benim için sev, benim için buğz et.”
İşte bundan ötürü, tüm amellerin kabulünün remzi “velayet”tir.
Allah için sevmek
Allah kimleri seviyorsa, sen de onları seversin
Allah’tan ötürü sevmek Allah için sevmek
Kaş ve göz; dış görünüş için değil,
Hatta kendi gönlünüz için değil.
Sadece Allah için!
Eğer sevginin mizanı Allah olursa kimse sizi takdir etmese de, yine seversiniz.
Vefasızlık görseniz de, doğru olanı yapmaya devam edersiniz.
Bu menzile varamayıp, yarı yolda kalanlar, Allah için çalışmıyorlar.
Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’a yaklaşırsınız.
“O’nun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi.”
“Evet, senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur.” (Hafız Şirâzi)
İnsanların arayıp durduğu bu kimya aşktır.
Gerisi çer-çöptür. Şimdi azizlerim, neden bu sözü söylediler anlayacağız:
“Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa yırtıp atın kitaplarınızı!
Çünkü aşk ilmi hiçbir kitapta yazmaz!”

 

DÖRTTE BİRLİK BİR HAYAL…

Dörtte birlik bir hayali gerçekleştirmeye gidiyorum….
Yol olmak ,kan olmak ,can olmak için çıktım bu yola .Kardeşlerime daha yakın olmak için…. Allah seferimizi kabul eylesin .
Günler öncesinden Halep sınırına gitmek için  ailemin rızasını almaya çalıştım beklenen cevabı aldım tabi  tek başıma gidemeyeceğimi, bu kez geride durmam gerektiğini söylediler. Allah biliyor ya aklımdan gizli gizli gitmeler,herhangi bir konvoyun peşine takılıp kaçmalar geçti. Ama  Allah böyle bir şey emretmiyor dedim ve  durdum. Gitmeyecektim ta ki gece intihar için fetva isteyen kardeşimin mektubunu görene kadar, İşte o an durdu her şey . Durmayan tek şey yüreğimdeki koca sızı … Sabahı zor ettim .En yakınım, can dostumun yanına gittim ağlaştık sızlaşdık …O an kesin bir şekilde gitme kararı aldık  babamı aradım , gitmek istediğimi  onun bana öğrettiği İslamın bunu emrettiğini söyledim.Doğruyu söylemek gerekirse acıtasyon da yaptım. Sonra koca bir “TAMAM GİT”.İşte, gene koca bir çığlık  Afrika’ya giderken bile bu kadar sevinmedim sanırım …

Allah ile birbirimizi çok seviyoruz  ne istersem veriyor teşekkürler….

Bu seferden tek beklentim veya hayalim sınırdan koşarak gelen kardeşime tüm şevkatimle,merhametimle, sonsuz sevgimle sarılmak…

Sınırdaki olaylardan bahsetmeden önce otobüste geçen bir olaydan bahsetmek istiyorum. Yolculuğumuza  bizimle üç Halepli arkadaşta katıldı.Kızların  gözlerinde hep hüzün vardı bir çekingenlik ,utanma duygusu …arka koltuğumda oturuyorlardı  bir tanesi ağlıyordu onu sakinleştirmeye çalışırken şu kelimeler döküldü dudaklarından “Sizin yaptığınız iyiliği   Araplar bile yapmadı !”. Buna sevinmeli mi üzülmeli mi ? Belki biz Türkleri övdüğü için ,merhametli bulduğu için sevinebiliriz ama bir ümmet diğer ümmetin  zülüm  görmesine susuyorsa, dilsiz şeytanlık ediyorsa ne yapmalı? Hepimiz Allah’a ,onun kitabına inanmıyor muyuz ? Nedir sizleri merhametsiz kılan? Sokaklarınızın kalabalıklaşması mı? Ekmeğinizi paylaşma korkusu mu ? Nedir bu merhametsizlik ?Allah katında hiçbir kıymeti olmayan ülke sınırları, isimleri,para değerleri mi?. Hak ile batılın hesap günü geldiğinde  nasıl cevap  vereceksiniz o mazlum çocuklar sizi Allah’a şikayet ettiğinde!

Sınırdayız … koca bir kalabalık kardeşlerine daha yakın olmanın mutluluğunu taşıyan  ve bu eziyetin hüznüyle dolan koca bir ordu karşıladı bizi.
Koca koca yürek yemiş insanlar gelmiş. Henüz  yaşına girmemiş çocuğunu sırtına alıp gelen mi dersiniz  yoksa bir bacağını kaybetmiş engelli kardeşim mi yoksa küpesini satıp yol parası eden öğrenci kardeşlerim mi ? Nasıl bir merhamettir bu? Nasıl bir koca yüreklilik? Bu konvoy basit bir konvoy değil ! Kardeşlerimizin  yüce gönülleriyle Halep dünyanın birinci meselesi haline geldi. Allah hepsinden razı olsun….

Miting alanına vardık  bir çok   dernekte sınırdaydı  başkanlar konuşmalarını yaptı bu konuşmalarda  hepsinin ortak söylediği şu ” Biz ümmetiz kardeşlerimize sahip çıkacağız !!” Peki ya alandakiler  ? Onlarda böyleydi inanın haydi sınırı aşıyoruz Halep’e yürüyoruz deselerdi gözlerini kırpmadan yürürlerdi, hepsinin ağzında tekbir , kalplerinde eksilmeyen dualar…

Başkanlar konuşmalarını yaptıktan sonra  kefen giymiş bir kadın cıktı. Bir şehit ablası ve İdlibli . Sözlerine şöyle başladı :

Selamünaleyküm  Sultan Fatih’in torunları selamünaleyküm Osmanlının torunları…Selamın bu şekilde başlaması kanımızı dondurdu.Bunu duymayı o kadar çok özlemişiz ki… Sonra devam etti:

Allah sizi muhafaza etsin. Türkiye’ye   teşekkür ediyorum . Vallahi bizler şahit olacağız  sizler bizlere sahip çıktınız. Bizler muhacir sizler ensar oldunuz…  Sadece Halep, Şam  değil  bir  gün Mescid-i Aksa’da ümmetin olacak…

Bunları söyleyen kadının üstünde kefen var, yüzünü göremiyoruz, doğru düzgün bir şekilde Türkçede konuşamıyordu ama o an herkes nefesini tutarak dinledi o kadar samimiydi ki  gözlerimiz doldu aslında  bizleri ağlattı demek daha dürüstçe olur.

Zannetmeyin ki onlar savaştan kaçıyorlar vatanlarını öylece bırakıyorlar. Bir anne evladına ,eşine  “Eve sakına geri dönmeyin! Ya zafer haberiniz  gelecek ya da  şehadet haberiniz.  “ bunu söyleyen bir  insana siz nasıl vatanını terk ediyor, satıyor diyebilirsiniz?

Konuşmaların sonrasında sınıra tamamen yürüdük ve geri dönmek zorunda kaldık. Ben ve birkaç arkadaşım  birkaç gün daha kalmak istedik ama maalesef  mahrem  sorunundan dolayı mümkün olmadı .

Yazımı bitirmeden dörtte birlik hayalimi açıklamak isterim:

Birincisi sınıra gidip onları karşılamaktı bu kısmen de olsa gerçekleşti. İkincisi  savaş sırasında veya sonrasında Suriye’nin fotoğrafını çekmekti yani bir nevi savaş fotoğrafçısı olmak. Üçüncüsü her şey bittiğinde, zafer ümmetin olduğunda  orada öğretmenlik yapmak . Dördüncüsü ise Yakup peygamberin türbesinde çocuklarımla dua etmek.

Allah aşırı cömert bir gün hepsi nasip olacak inanıyorum…

SİSTEM KRALLARI VE KÖLELERİ

532865_6cabd7b8eae6546e416b3837783b23e7

Eğitime; ailede başlayan ve okulda devam eden yaşama hazırlanma çalışmaları denebilir, eğitim anlayışı her devirde değişmiş ve çeşitlenmiştir. Dünya eğitim sisteminde çeşitli eğitim politika ve yaklaşımları yıllardır denenmekte ve uygulanmaktadır. Bunlar, geleneksel ve çağdaş eğitim yaklaşımları olarak iki kategoride ele alınabilir. Geleneksel ve çağdaş eğitim anlayışı sadece kavramlarda değil, uygulamalarda da farklılıklar göstermiştir. Bu uygulamalar sonucunda yetişen çocukların da, dolaylı olarak ayrı düşünce ve bakış açılarına sahip olduklarına yönelik gözlemler bu doğrultudadır. Bu ise kanımızca, bir ülkenin geleceğe bakışı için önemli bir noktayı teşkil etmektedir. Sizler için Asya ,Avrupa ve Afrika kıtalarının eğitim sistemlerini ve durumlarını inceledik . Bunlar Finlandiya , Güney Kore ve Tunus’un eğitim sistemi.
O halde Türkler ile aynı soydan geldiklerini idea eden G. Kore’den başlayalım:
Kore Modeli: Dayanıklılık ve çok, çok, çok çalışma
Uzun yıllardır, Asya’nın bazı bölgelerinde, sosyoekonomik merdivenin basamaklarını başarıyla tırmanmanın ve güvenli bir iş bulmanın tek yolu bir sınava girmekti, diyor Ulusal Eğitim ve Ekonomi Merkezi’nin CEO’su Marc Tucker. Bu sınavlar kapsamlı bir bilgi hakimiyeti gerektiriyordu ve bu sınavlara girmek çok yorucu bir geçiş ayini gibiydi. Bugün Konfuçyüsçü ülkelerin pek çoğunda, hala sınav kültürüyle desteklenen türde bir eğitim başarısına saygı duyuluyor.Bu ülkeler arasında Güney Kore; en aşırı uçtaki ve tartışmasız en başarılı ülke olarak diğerlerinden ayrılarak öne çıkıyor. Koreliler kayda değer bir başarıya imza attılar: Ülkedeki okur yazarlık oranı yüzde neredeyse %100  . Ayrıca Kore, uluslararası karşılaştırmalı başarı testlerinde en ön sıralarda yer alıyor. Buna eleştirel düşünme ve analiz testleri de dahil. Ama bu başarının bir de bedeli var: Öğrenciler başarmak için muazzam ve acımasız bir baskı altında yaşıyor. Yetenek fazla dikkate alınmıyor, çünkü ülke kültürü çok çalışmaya ve çalışkanlığa her şeyden daha fazla inanıyor. Başarısızlık için hiçbir bahane kabul edilmiyor. Çocuklar yıl boyunca hem okulda hem de özel öğretmenlerle ders yapıyor. “Eğer çok çalışırsanız, yeterince zeki olabilirsiniz” inancı hakim.“Koreliler temel olarak harika bir geleceğe sahip olmak için bu zorlu dönemi atlatmalıyım diye düşünüyor” diyor PISA eğitim direktörü ve OECD eğitim danışmanı Andreas Schleicher. “Bu bir, kısa dönem mutsuzluk ve uzun dönem mutluluk sorunsalı.” Bu sadece ailelerin çocuklarına baskı yapması değil. Kültür, geleneksel olarak uyumlu olmayı ve düzeni kutsadığı için diğer öğrencilerden gelen baskı da performans beklentilerini yükseltebilir. “Bu toplum davranışı, erken çocukluk dönemi eğitiminde bile kendini gösteriyor” diyor Georgia Üniversitesi okul öncesi eğitim profesörü Joe Tobin. Diğer Asya ülkelerinde olduğu gibi Kore’de de sınıfların sayısı oldukça kalabalık. Ancak Kore’de hedef, bir öğretmenin sınıfa bir topluluk gibi önderlik etmesi ve akran ilişkilerinin gelişmesidir.
Başarı düzeyi her ne kadar yüksek olsa da bu eğitim sistemi Korelilerin insan olduğunu unutturuyor . Sadece dünya hayatı için saplanmış hırslarının olması çok acı. G. Kore’de ateist oranı çok yüksek bu da onları yaşadıkları dünya dışında hiçbir varlığa bağlamıyor. Eğitim sistemleri kadar insanların psikolojilerinin iyi olduğu tartışılır.

FİN EĞİTİM SİSTEMİ:

Türkiye’deki bir çok öğrencinin yıllardır hayal ettiği bir eğitim sistemi. Keşke teneffüsler 45 dakika dersler 10 dakika olsun diye dua edilen bir sistem.Şaka değil.Finlandiya öğrencileri bizim yılladır hayalini kurduğumuz eğitim sistemine sahip. Sizlere biraz da yıllardır hayalini kurduğumuz Finlilerin eğitim sisteminden bahsetmek istiyorum.

Finlandiya Modeli: Müfredat dışı seçim, içsel motivasyon
Finlandiya’da çocuklar hem katılığın hem de esnekliğin faydalarını öğreniyorlar. Eğitimcilere göre Finlandiya modeli bir ütopya.Finlandiya’da okul toplumun merkezinde yer alıyor. Okul sadece eğitim hizmeti değil, sosyal hizmetler de sunuyor. Eğitimin amacı kişilik yaratmak .Finlandiya kültürü, içsel motivasyona ve bireysel ilginin peşinden gitmeye değer veriyor. Finlandiya eğitim sisteminde nispeten daha kısa ve okul tarafından finanse edilen müfredat dışı etkinliklerle zenginleştirilmiş bir okul günü geçiriliyor. Tek istisna, okullar tarafından değil, ilçeler tarafından finanse edilen spor. Finliler, en önemli öğrenmenin sınıf dışında gerçekleştiğine inanıyor. Lisedeki öğrencilerin aldığı derslerin 3′de biri seçmeli. Hangi yeterlik sınavına gireceklerine bile kendileri karar veriyor. Stresin düşük olduğu bir kültür olan Fin kültüründe, çok çeşitli öğrenme deneyimlerine değer veriliyor. Ancak tüm bunlar bu eğitim sistemini, akademik zorlukların dışında tutmuyor. Finlandiyalı eğitimci ve yazar Pasi Sahlberg şöyle diyor: “Finliler Finlandiya dışında pek varlık gösteremezler. Bu da insanların eğitimi daha ciddiye almasını sağlıyor.. Finlandiya çift dillidir ve her öğrenci hem Fince hem de İsveççe öğrenir. Ve başarılı olmak isteyen her Finli mutlaka başka bir dil daha öğrenmelidir. Bu dil genellikle İngilizcedir. Bunun dışında Almanca, Fransızca, Rusça ve daha pek çok dili de öğrenir. En küçük çocuk bile kendilerinden başka kimsenin Fince konuşmadığını anlar. Eğer hayatta farklı şeyler yapmak istiyorlarsa, dil öğrenmek zorundalar.”Finliler ile Güney Koreliler temel bir ortak noktası bulunuyor: Öğretmenlere ve akademik başarılarına gösterilen derin saygı. Finlandiya’da eğitim programı başvurularının sadece 10′da 1′i kabul ediliyor. 1970′lerde öğretmen okullarının yüzde 80′inin kapatılmasından sonra geriye sadece en iyi üniversite eğitim programları kaldı. Bu da ülkedeki öğretmenlerin statüsünü yükseltti. Finlandiya’da öğretmenler bir yılda 600 saat ders veriyor. Kalan zamanlarını mesleki gelişime, iş arkadaşlarıyla, öğrencileriyle ve ailelerle bir araya gelmeye ayırıyorlar. Amerika’da ise öğretmenler yılın 1100 saatini sınıfta geçiriyor. İşbirliği, geri bildirim ve mesleki gelişim için çok az zamanları kalıyor.
Finlilerin eğitim sisteminden ziyade ilgimi çeken nokta başka bir şey oldu. Sosyal hizmet.Türkiye’deki öğrenciler bırakın ders dışı etkinliği hatta bırakın istediği sınava girmeyi ,istediği mesleği bile yapamıyorken sosyal hizmet bir ütopya.Bizler sosyal hizmet beklentisi içerisine henüz girememiş hayallerini Meb’in şevkatli kollarına bırakmış bir gurup talihli öğrencileriz.
Bulunduğumuz duruma şükretmemizi isteyen sürekli bize “ Siz henüz Afrika’yı görmediniz, insanların iyi bir sistemden ziyade sadece okulumuz olsun diye yatıp kalkıp dua ettiği ülkeler var. “ diye söyleyenler var. Sizler bulunduğunuz duruma tamah etmeyin diye bende Afrika‘nın eğitim adına yoğun çalışmalar yaptığı bir ülke seçtim.
TUNUS EĞİTİM SİSTEMİ: Bağımsızlığını Eğitim İçin Kazanmış

Tunus bağımsızlığın ardından eğitime çok büyük yatırımlar yapmıştır. Tunus’un eğitim politikaları üç sütun üzerine inşa edilmişti. İlk olarak, bütçe¬den eğitime en büyük pay (%31,5) tahsis edilmişti. Bu bağlamda 1960 yılında Tunus Üniversitesinin kuruluşu için girişimler başlatıldı. Öğretimi yaygınlaştırma ve ikili öğretimin kapılarını tüm erkek ve kız öğrencilere açma çalışmaları yapıldı. Tunus’taki eğitim sistemi insani, sosyal ve sayısal farklı ilim dallarında, teknik ve teknolojinin farklı yönlerinden yararlanmada çağın yeniliklerini getirme konusunda önüne çıkan engelleri kaldırmaktan bir an bile geri kalmadı. Son yıllarda Tunus hükümetinin bu alanda yaptığı en önemli yatırım¬lardan biri de, bilişimin tüm öğretim seviyelerinde yaygınlaştırılması için görülmemiş düzeyde kaynak aktarılması olmuştur. Bu bağlamda, bilgi toplumu mekanizmalarında yer alma çabaları tamamlanmış ve “Yarının Okulu için Uygulama Planı: 2002 -2007” biçiminde ifade edilen parola ile duyurulmuştur.
Tunus’ta eğitim sistemi üç aşamalıdır. İlköğretim on, orta öğretim ise dört yıldır. Ardından yüksek öğrenim gelmektedir. Onatlı yaşına dek eğitim zorunludur. Yüksek öğrenime gelince, Arap – İslam ülkeleri arasında Tunus liseden mezun olan her öğrencinin – ki, Tunus’ta bunlara Bakalorya denir- üniversite¬ye devam etmesini garanti altına ülkeler arasındadır. Öğrencilerin üniversite¬ye kabulü, denklik ve hak etme önceliğine dayalı bir yön belirleme sistemine göre yapılmaktadır.
Geleceğin kapılarını açan, bireylerin ve halkların geleceğini belirleyen bilimdir. İster siyasi düzeyde olsun, ister iktisadi, sosyal ve kültürel düzeyler¬de olsun, bilim toplumların kurtuluşunun temel koşuludur.Bu durumda eğitime yapılan yatırım geleceğe yapılan yatırımdır. Çünkü bilim en iyi geleceğin güvencesidir.
Okulun tüm değişiklerle tek başına yarışması mümkün değildir ama okul en azından gençliğe bir gelecek perspektifi kazandırmak, onları iş yaşamında¬ki değişikliklere ve yeni durumlara ayak uydurabilecek yetenekli bireyler haline getirmek durumundadır.
Yarının okulu dünya ile rekabet edebilecek donanım ve kapasiteye sahip olmalıdır. Eğitime yapılan yatırımlarının geri dönüşü için, insan kaynaklarının uygun biçimde hazırlanması temel koşuldur. Bilim ve teknolojideki gelişmelere ayak uyduramayanlar, günümüz dünyasında varlıklarını koruyamayacaklar.
Tunus’da eğitim sistemi sürekli iyileştirilmeye çalışılıyor ve ekonomik açıdan eğitime oldukça sağlam yatırımlar yapılıyor. Araştırmalarımı yaparken Tunus’da üniversite okumanın oldukça avantajlı olduğu kanısına vardım.Tercihleriniz arasında düşünülebilir. Ekonomik olarak da eğitim açısından da oldukça rahat bir ülke olduğu söyleniyor. Ayrıca yabancı Öğrencilere karşı öğretim görevlilerinin çok yardım ettiği de söyleniyor.Geniş çaplı bir araştırma yapmanızı tavsiye ederim.
Yıllardır eğitim sistemimizin bizi kurban ettiğini ve tüm başarısızlıklarımızın sebebini eğitim sistemine yükleyerek eğitim hayatımızı sürdürdük. Fakat şu da var ki eğitimin kalitesi sadece sistem ile olacak bir şey değil. Olamaz. G. Kore ve Finlandiya sitemlerine baktığımızda birbirinden çok farklı sistemlere sahip bu ülkeler. Bu ülkelerin sistemlerinin ne kadar insan fıtratı için doğru olduğu da oldukça tartışmaya açık bir konu. Velhasıl kelam her şeyden önce “ekonomi “. Biz istersek Finliler gibi günlük iki saat okula yollayalım öğrencileri ve yahut da G. Kore gibi çocukları okullarda sabahlatalım. Ekonomik anlamda sistemimize bir yatırım yapmadıktan sonra bunların hiçbir anlamı yok. Eğitimcilerimizin bizler için yapacağı yatırım belli peki ya senelerdir lanet okuduğumuz sistemin muhafızları ‘öğretmenler’ bizler için ne yapacak? Kuşkusuz hayal kurmayı öğretmek. Hayaller gelecekte yapılacak yatırımların en sağlam temelidir. Hayal kurmayı bilmeyen öğrenciler başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için kapitalist düzenin köleleri olur ve sadece tek yaptığı şey sisteme isyan etmek olur. Sitem, isyan bizi bir milim bile öteye götürmüyor. İçinde bulunduğumuz sistemi kabul edin ve çalışın demiyorum fakat artık isyan etmeyi bırakıp bir şeyler yapın. Bizler yıllardır bu kanserin panzehirini başkalarından istedik. Hazırcı bir toplum olduk.Bu şekilde istikrarımızı bozmazsak başkalarının hayallerini gerçekleştirmekte mastır yapmış bir toplum olarak tarihe geçeceğimizden hiç şüphem yok.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑