NİETZSCHE NEDEN TANRIYI ÖLDÜRDÜ?

image

“ Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Durmadan düşmüyor muyuz? Öne, arkaya, sağa, sola, her yere düşmüyor muyuz? Hala bir yüksek ve alçak kavramı var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde aylak aylak dolaşmıyor muyuz? Yüzümüzde boşluğun nefesine duyumsamıyor muyuz? Hava şimdi daha soğuk değil mi? Geceler gittikçe daha fazla karanlıklaşmıyor mu? Tanrı öldü! Tanrı öldü! Onu öldüren biziz!  “

Tanrı öldü ! sözü , Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında dile getirdiği ünlü sav sözüdür. Nietzsche bu durumu , nihilizm çağına giriş olarak değerlendirmiş , Tanrıyı öldürenin biz olduğumuzu söylemiştir. Nietzsche neden tanrıyı öldürdü ,hangi düşünce veya yaşam onu Tanrıdan koparmış ?

Nietzsche‘nin  hayatı boyunca  esas amacı yaşama ve insana  çeşitli nedenler yüzünden  yitirmiş oldukları değer ve anlam duygularını yeniden kazandırmaktır. O  felsefeyi, tüm değerleri yeniden değerlendirme çabası olarak  görmüş ve bu yeniden değerlendirmenin  doğuracağı yeni yaşam olanaklarının  peşine düşmüştür

Nietzsche Hristiyanlığı , insanı doğuştan suçlu  ilan edip dünyayı da sadece  acı çekilecek bir yer olarak  göstermekle suçlar .Nietzsche’ye göre,  Hristiyanlık,  ağırlık merkezini bu dünya‘dan alıp  öte dünyaya yerleştirmiş ve böylece bu  dünyanın ,yaşamın ve dolayısıyla  insanın değerini düşürmüştür. Nietzsche bu çerçevede insanın onurunu ve değerini yeniden kazanabilmesi  için kendi hiçlik dünyasında tanrının  ölümünü gerçekleştirmiştir.

Nietzsche denilince akla ilk olarak  nihilizm gelir çünkü bu akımın temsilcisi olduğu düşünülür ama asla  Nietzsche bir nihilist olmamıştır.  Nietzsche, Schopenhauer’ın nihilist felsefesi ile yola çıkmıştır. Ancak ona göre, nihilizm yanlış ve eksik anlaşılmaktaydı. Nietzsche zamanla nihilizmi yeniden temellendirdi. Nihilizmin en eksik yanı, yaşamı olumsuzlaştırmakdı. Nietzsche, “yanlış nihilizm”i yaşayanları kitaplarında sıklıkla “pesimistler” olarak tanımlar. Bu pesimizmin aşılması gerekmektedir. Gerçek bir güç felsefesi için kesinlikle yaşamı olumlayan bir felsefe gerekmektedir. Yaşamın değeri anlaşılmalı ve bu değer yüceltilmelidir. Nietzsche’yi bu duruma getiren Hıristiyanlığın ta kendisidir çünkü Hıristiyanlık insanı sadece yemek,içmek,barınmak… bu gibi ihtiyaçların dışına çıkarmayan yani hayvani özelliklerin dışına çıkarmayan bir dindir. Bununla kalmamış gibi birde insanı doğuştan günahkar yapan bir din. İnsanları bu derece küçümseyen yok sayan bir dinde böyle düşünmemek elde değil doğrusu.

Benim bu araştırmadaki amacım Nietzsche’nin biyografini yazmak veya hangi görüşte olduğunu belirtmek değil insanın tanrısız bir yaşam süremeyeceğini tanrıdan kaçılamayacağı kendime has bir şekilde ifade etmek .Bunun için  Nietzsche‘nin    “üst insan”kavramını bizdeki  “insan-ı kamil ” ile karşılaştırmak istiyorum.

Nietzsche’ye göre, ‘güçlü insan,’ güçlü iradesi olan insandır. İrade gücü, güçlü olmanın yegane göstergesidir. O, irade gücünü her şeyin üstüne koymakla bütün geleneksel değerler dışlanarak bireysel özgürlüğe giden yolun açılacağını savunur. Bu yüzden, sadece irade gücüne sahip olan insanı adeta yeniden oluşturmak ister. Ona göre, iyi insan, siyasal anlamda güçlü olan insan değil; metafizik ve ahlak (elbette, din dışı ahlak) anlamında güçlü olan insandır. Fakat, irade gücünün yönünün çok kolay bir şekilde siyasal güce çevrilebileceğini görmez. Üstün insan, ona göre, hiçbir zaman kendini küçük ve zayıf hissetmez. (Ki tam da bu noktada, insanın en temel iki varoluşsal yarası ve yasası olarak acziyetin ve fakrıyetin inkârı sözkonusudur. Nietzsche için, yönünü bulamamış acz ve fakrı reddetmekten başka çare kalmamış gibidir.) Acz ve Fakr ne olduğu hakkında minik bir açıklama yapmak istiyorum öncelikle: (Fakr: İhtiyaç sahibi anlamında kullanılmıştır. Acz: Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan yoksun, anlamında kullanılmıştır )

Ona göre, ahlakın işareti, iradenin gücüdür. Ahlaklı olmak, kendisinin efendisi olmaktır. Kendisinin efendisi olmaya giden yolun ilk adımı ise Tanrıyı öldürmekten geçer. Bir diğer adımda ise, onun ‘sürü ahlakının temeli’ olarak gördüğü geleneksel ahlak yıkılmalıdır.

Nietzsche, bu görüşünü Böyle Buyurdu Zerdüşt’teki “Üç Dönüşüm” başlıklı yazısında etraflıca açıklıyor. Buna göre, hayvanla Üstün İnsan arasında gerilmiş bir ip olan insanın şu üç basamağı aşması gerekir:

1) İnsan önce bir deve olacaktır. Deve hayvanların en fazla yük taşıyanıdır. “Sen müstahak olduğun için bu yükü taşımalısın.” Başkalarının ortaya çıkarmış olduğu geleneksel değerleri yük gibi taşır. Bu devrede, gururunu kırabilmek için aşağılanmayı arzu eder. Deve de güdülmeye isteklidir. “Evet” der. Bu ‘evet’in anlamı, düşünmeden itaat edip görevini yapmaktır. Bu ise insan için bir tür esaret tablosudur. Yaşamak için başkasının yardımına ihtiyacı olanların görünümüdür.

2) İkinci basamakta deve aslana dönüşür. Aslan, geleneksel değerlere karşı isyanın görünümüdür. Aslan “Hayır” der. Değerlerin değişmesini ister. Tanrıların düşmanı olur.

3) Üçünü basamağa geçince, aslan çocuk olur. Çocuk da “Evet” der. Fakat bu ‘evet’ itaat etme isteğinden gelmez. Kendinin efendisi olma arzusunun evet’dir. Çocuk oyun oynayabilme iradesinin gücüyle ve çocuk saflığıyla ‘evet’ der.

Nietzsche, üstün insanın, aynı zamanda üst kültüre sahip olması gerektiğini de düşünmüştür. Böyle Buyurdu Zerdüşt’de bir ip cambazı hikayesi vardır: Cambaz ip üzerinde yürürken, diğerleri yukarı doğru ona bakar. İp cambazı kayar ve düşer. Ölmek üzere son nefesini verirken, Zerdüşt yanına gelir ve ona doğru yolda olduğunu söyler. Çünkü ip, üstün insan olmaya doğru yürümeyi simgelemektedir. Özgürlüğe tam bir güvenlik içinde yürünemez. Güçlü insan, riskleri seven, riskleri göze alan insandır. (İşte burada, kişisel ve kurumsal gelişim üzerine yazıp konuşanların ‘risk alma’ vurgusunu hatırlayalım.) Zayıf insan ise güvenliği için sürekli dayanak noktaları arar. Güvenlik garantisi arar. İp cambazı simgesi aynı zamanda kendisinin efendisi olma isteğinin simgesidir. Bunun için de ip üzerinde yürüme gibi deneyler gereklidir. İp cambazı ip üstünde yürürken zayıflar sadece onu seyredebilirler; meleyen kuzular sürüsü gibi. Örnekte cambaz düşüyor. Sonuca ulaşamıyor. Fakat Nietzsche için bunun önemi yoktur. Ona göre, cambaz doğru yoldaydı, ilerlemek için ipte yürümesi gerekiyordu. Zaten ‘her zaman ölünmez’ ve ‘bizi öldürmeyen bizi güçlü kılar.’ (Nietzsche’nin ilerleme için ip metaforunu seçmesi de bir tesadüf olmasa gerektir. Çünkü ip mecazı, Batının doğrusal ilerleme anlayışının Nietzsche’de insana uyarlanmış karşılığıdır. Ki, Batı kaynaklı kişisel gelişim kültürü de insan için yatay ve doğrusal bir gelişim önermektedir.)

Nietzsche, ‘üstün insana giden yolda en büyük engelin sürü ahlakı olduğunu söylüyor ve ahlakı ikiye ayırıyordu: (1) Efendi ahlakı: aristokratik ırkların, örneğin Romalıların ahlakı; (2) Köle ahlakı: aristokratik sınıfa boyun eğerek yaşamış sınıfların, örneğin Yahudilerin ahlakı. Üstün insan, ona göre, iyinin ve kötünün ötesindedir; mevcut ahlakî düzeni yadsıyarak kendi değerlerini sil baştan oluşturur.

Tablonun Batı tarafında bu şekilde idealize edilen üstün insana karşı, İslam medeniyetinin kemali hedefleyen insanı, Allah’ın hem yeryüzündeki halifesi ve onun kuludur . Bu iki kavram arasındaki ilişkinin, İslamın ortaya koyduğu insan anlayışının doğru anlaşılabilmesi için vazgeçilmez bir önemi vardır. Bu anlayışta insan gelişimini, yani kemalini ancak ve ancak tevhidin gölgesinde bulur. Her yeri ve her şeyi onun eseri olarak görüp Allah’ı birleyen insan, her şeyi tanrılaştırmanın yüklerinden kurtularak yükselir. Zümer suresindeki şu ayeti hatırlamanın tam sırası: “Allah, çekişip duran birçok ortağın sahip olduğu bir köle ile sadece bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.”

Hayatını tevhid ekseninde bir kul ve halife olarak algılayan insan ile  ilahî olana başkaldırmış insan arasındaki fark açıktır. Birinci insan tipi, hakları itibarıyla kendisini bir halife olarak görürken, sorumlulukları itibarıyla kendisini bir kul olarak görür. Bütün alem ve içindekiler onun düşüncesinde birer emanet olarak kendisine verildiğinden ve dahası Allah’ın ayetleri olduğundan, o, çevresiyle, kainatla, diğer insanlarla, kendisiyle ve asıl önemlisi Rabbi ile barışıktır. Bu bakış açısının bir neticesi olarak, Müslüman düşünürler, modern bilim ve felsefenin tersine, evrene cansız nesnelerden ibaret bir yığın olarak değil, canlı ve anlamlı birer varlık olarak yaklaşırlar. Bu yüzden, kuşlarla, ağaçlarla, rüzgarla, yağmurla konuşmayı öğrenmişlerdir. Kendisini dünyaya adamış insan, normal bir ruh halinden mahrumdur. Aksi halde, kendisini bir taraftan sıradan bir canlı, arzu ve güdülerine esir olmuş bir varlık olarak görürken öte yandan yeryüzünün efendisi ilan etmek, anormal bir ruh halini gösterir.   “Nietzsche Ağladığında ” filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim filmden bir çok şey çıkarılabilir fakat  benim ilgimi çeken şu oldu Nietzsche  hiç mutlu değildi sürekli buhranlı ve yalnız. Bunun asıl sebebi Tanrıyı kendi içinde öldürmesi.

Yaradılışın asıl gayesi dünyaya hükmetme değil, Yaratıcının rızasını kazanmak olduğundan, denge insanı olmanın yolu ‘insan-ı kâmil’ yoludur. İlahi isim ve sıfatların kendisinde tecelli ettiği insan-ı kâmil, insan oluşun standardını belirleyen örnek modeldir. Bir başka ifadeyle, insan-ı kâmil, yücelikle acziyetin, halife ile kulun, irade ile teslimiyetin birleştiği model insanı ifade eder.

İslam ve Batı medeniyetlerinin taşıyıcısı olan iki insan tipine ilişkin yorumlarda, genellikle modern Batılının aktif ve üretken, geleneksel Doğulunun ise pasif ve taklitçi olduğu söylenegelir. Oysa, bir düşünürün altını çizdiği gibi, Doğu muazzam bir mirasın üzerinde uyuyarak pasif bir şekilde çökmekte, Batı ise sürekli hareket sloganıyla aktif bir şekilde çökmektedir. Gerçekte, hareketten yoksun tefekkür ve teslimiyet ne kadar faydasız ise, sükûnet ve teslimiyetten arındırılmış hareket de o kadar yıkıcıdır. Bu yüzden, mü’min geçici olan ile ebedî olan arasında, yer ile gök arasında, dünya ile ahiret arasında denge kurabilmiş insandır. Yani ölçülü  yaşamasını bilen insandır.

İnsanoğlunun gerçek manada insan olması, ancak Rabbine yönelmiş ve kalbin,ruhun,nefsinin  ve diğer uzuvların manevi kirden arınmış içinde olması ile mümkündür. Bu yüzden, İslam anlayışına göre, tarih geride ve arkamızda değil, önümüzdedir. Peygamberler, evliyalar, alimler, arifler, kamil insanlar bu yönüyle birer önderdir.

Velhasıl kelam İslam medeniyetinin temel öncüllerine yaslanan bu insan-ı kâmil anlayışı, Batı uygarlığının ‘üstün insanının kişisel gelişim’den medet umduğu ama umduğunu bulamadığı şu çağda, yeniden üretilmeyi bekliyor…

Son olarak sizlere minik tavsiyelerde bulunmak istiyorum….

“Nietzsche Ağlayınca “ filmini izlemenizi tavsiye ederim oldukça anlamlı ve manidar bir film doğrusu .

Gene Nietzsche’nin kaleme aldığı felsefe kitabı olan “Böyle Buyurdu  Zerdüşt “ü okumanızı tavsiye ederim yalnız ilk otuz sayfadan sonra beyniniz yanabilir.

Temel Kaynakça:

Yusuf Özkan özburun:Medeniyetlerin Kırılma Noktasında “Üstün İnsan” “Kamil İnsan”a Karşı

Film: Nietzsche Ağladığında

Gözde Turan :Nietzsche

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: