Muhteşem Türkler Mekke’de

Peygamber efendimiz zamanında yaşamış  ‘Süreyciler’  Müslüman olan ilk Türk sülalesidir. Şimdi diyeceksiniz Türklerin orda, o  dönemde ne işi var ?  Süreyciler  kabilesini tanıtmakla başlayalım o halde. Oğuzların Bozok kolundan olan Kayı Boyu’nun bir kolu, 500’lü yıllarda Ak Hun İmparatorluğu döneminde yaşayarak Ak Hunların yıkılmasından sonra ticaret yolları üzerinden göç edip Mekke’ye ulaşmış, burada yerleşerek Süreyc kabilesini kurmuş ve ezeli Türk Mesleği olan demircilik yaparak ürettiği kılıçlarla Mekke’de ün salmıştır. Bu kabile, 500’lü yıllarda Mekke’de kalabalık bir sülale haline gelince kazandığı saygınlık ve itibar ile Kâbe Kayyımlığını, yani Kâbe’nin koruyuculuğunu üstlenmiş ve Kâbe’nin anahtarlarını teslim alarak bu vazifeyi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dönemine kadar devam ettirip Peygamber Efendimize (s.a.v.) Kâbe’nin kapısı açmıştır.

Süreyciler, İslam’ı kabul etmeseler de toplumda saygın, itibarlı ve erdemli bir kabile olarak tanınmaktaydılar. Süreycilerin bu asil duruşlarına bir örnek olarak Efendimizin hanımı  Ümmi Selemenin yaşadığı bir olayı örnek gösterebiliriz. Peygamber Efendimizin hanımı Ümmi Seleme, Müslümanlığı kabul etmesinden ötürü Mekke’de büyük eziyetlere maruz kalmaktaydı. Bunun üzerine kabilesi Ümmi Seleme’ye Medine’ye hicret etme izni vermişti. Ancak Ümmi Seleme hicret yoluna tek başına çıkmıştı. Ümmi Seleme, sapkın bir dönemde ve tehlikeli bir bölgede tek başına hicret ederken göç yolunda Osman Bin Talha ile karşılaştı. Osman Bin Talha, Ümmi Seleme’yi yalnız ve bir o kadar da tehlikeli bir yolda tek başına görünce halini ve durumunu sordu. Ümmi Seleme’nin durumunu öğrenen Osman Bin Talha, büyük bir edep ve keremle kendisine eşlik ederek Mekke’ye, Peygamber Efendimizin köyüne götürdü ve “Senin kocan işte bu köydedir. O halde onun yanına git” diyerek onu Efendimizin köyüne teslim etti ve geri döndü. Ümmi Seleme, Osman Bin Talha’nın bu merhametli ve ahlaklı,naif… (inanın buraya bir çok övgü yazabilirim sonuna kadar hak ediyor)hareketinden övgü ile bahsetmiştir. Cahiliye dönemi gibi sapkın ve kadınların saygı görmediği bir dönemde Osman Bin Talha’nın düşmanının karısına gösterdiği bu edep, saygı ve iyi niyet Süreycilerin edindiği saygınlık ve itibarın sebebini açıkça ortaya koymaktadır. Rabbim atalarımızdaki  bu asil kanın devam etmesini ve Müslümanlığa en iyi şekilde hizmet etmeyi nasip eylesin inşallah. Şimdi size Hz. Osman’ın sırlı kılıcından bahsetmek istiyorum aslında bu kılıç Süreyciler’in peygamber efendimiz zamanında yaşadığın en sağlam kanıtı.

Peygamber efendimiz(s.a.v)  Mekkeyi fethettiği  gün Kabe’nin anahtarlarının  getirilmesini istemiş. Kabe’nin o an için müşrik olan , Osman Bin Taha’daymış Peygamber efendimiz (s.a.v) Kabe’nin anahtarının getirilmesi görevini Hz. Ali’ye vermiş. Hz. Ali anahtarı almaya gitmiş fakat Osman Bin Talha  anahtarı vermek istememiş çünkü Kabe’nin anahtarı yıllardır kendi soyundaymış. Hz. Ali ona verilen bir emir olduğu için zorla anahtarı almış. Hz. Ali anahtarı peygamber efendimize götürüp verdiğinde Hz. Ali’ye tekrar anahtarı geri verip ve buyurmuş:  “Ali Kabe’nin anahtarını git Osman Bin Talha’ya teslim et . “ demiş.Hz. Ali  ona  nedenini sorunca Efendimiz (s.a.v) ona bir  vahiy geldiğini ( “Emanetleri ehline veriniz. “)söylemiş.Yıllarca Kabe’nin anahtarı Süreyciler soyundaymış Kabe’nin nasıl temizleneceğini nasıl muhafaza edileceğini  çok iyi bilirlermiş.Sonrasında Hz. Ali anahtarı teslim etmeye gidince Osman Bin Talha çok şaşırmış.Neden geri verildiğini sormuş Hz. Ali Efendimiz (s.a.v)’e  vahiy geldiğini söylemiş. Bunun üzerine Osman Bin Talha koşarak  peygamber fendimizin yanına gitmiş  ve Efendimiz şahitliğinde Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman olmuş.

Şimdi buradaki asıl sır Osman Bin Talha’nın kim olduğu bu sır şahsiyetin kimliğinde ve soyunda gizli . Osman Bin Talha; Süreyciler  kabilesine mensup kişiymiş. Şu anda bile tüm Arap kaynaklarında  Süreyciler kabilesinden  bahsediliyor. Süreycilerin Orta Asyadan gelen  Türkler olduğu, Arap tarihçilerin eserlerinde geçiyor. Bu konuda çok rahat bir şekilde bilgi toplanabilir. Kim bilir daha neler vardır atalarımıza dair. Her neyse bu sülale yukarıda bahsettiğim üzere kılıç ustası kutsal emanetlerden Hz. Osman‘ın kılıcını yapan sahabi.Bu kılıç daha Osmanlı kurulmadan önce  Hz. Osman döneminden  Ertuğrul Gazi‘nin eline Şeyh Edebali  tarafından kutsal bir işaret olarak  teslim edilmiş. Şeyh Edebali’nin eline gelişi ise büyük bir sır.Ertuğrul Gazi  zaten hepimizin bildiği gibi Osmanlı imparatorluğunu  kurucusu Osman Bey’in babası.Şeyh Edebali ise Osman Bey’in kayınpederi. Asıl şaşırtıcı olan Osman Bey’in  gerçek ismi Orhun’muş. Kayı boyunun o günkü  tüm isimlerine baktığımızda  bir tane bile Arap kökenli  isim göremiyoruz zaten. Nitekim Osman Gazi’nin oğlunun ismi de yine bir Türk ismi:Orhan.

Şey Edebali bizzat kılıcı teslim ederken Orhun Bey’e :  “Bundan sonra senin ismin  Osman olsun ,soyun bu isimle anılsın. “demiş. Hz. Osman’ın  kılıcının mana ve sırlarını  Osman Bey’e söyleyerek teslim etmiş.

Yani sonuç olarak kılıç ustası  Osman Bin Talha  Arap ismini taşımasına rağmen  Türkdür . Hz. Osman’ın kılıcını bizzat  kılıç ustası Türk Sahabi yapmış ve Hz. Osman’a hediye etmiş. Yani o kılıcı yapan Osman Bin Talha… Bu nasıl bir onurdur bizim için Efendimiz zamanın yaşamış TÜRK sahabe elhamdülillah yaradan’.

Ecdadımızın bu asil kanını taşımamıza hürmeten değerlerimize ,şanlı tarihimize sahip çıkalım !

3733

MUTLU VE ONURLU İNSANLAR ÜLKESİ: BURKİNA FASO

cropped-dsc_0199.jpg

Burkina Faso Afrika kıtasının batı bölümünde yer alan denize kıyısı bulunmayan bir kara ülkesidir. Geçmişte Fransa sömürgesinde olan  halende etkisi devam eden bir sistem mevcut.. Ülkenin başkenti Ougadougou’dur.Burkina Faso’da yasayan insanların çoğu yerlidir.  60 farklı etnik gruba sahip  ülke kültürel açıdan oldukça zengin bir ülkedir.

Ülkede ekonomi tarıma dayalı, halk  şahsi tüketim ve kullanımda darı,mısır,pirinç ekmektedir .İhracatını pamuk ve fıstıkta yapmaktadır.  Bu iki ürün oldukça kaliteli ve ülkede devamlı bir ürün olmasına rağmen  küresel bir ihracat gerçekleştirilemiyor (izin verilmiyor ). Burkina  dünyanın en fakir ülkeleri arasında yer alıyor.. Burkinadaki ilk günümde durdum ve şunu söyledim: “dünyanın en fakir ülkelerinden bir tanesi olamaz, en fakir olan ülke burası ,buradan daha kötüsü olamaz !) inanılmaz bir yokluk var ben kendimi en kötüsüne hazırlamıştım ama hiç bu kadar kötüsünü düşünmemiştim. Yıllardır medyadan gördüğüm Afrika’nın yüz katı daha fakir bir ülke… O dakikalarda   sürekli    “Allah bize bu dünyada torpil geçmiş ,bize cenneti vermiş zaten  “bu nasıl bir ülkedir ?  yerin altında tüm Afrikaya yetecek kadar su ve dünyanın en değerli madenleri var ama yer üstünde fakirlik hakim. Hayret vericİ.

 

Afrika’da müthiş bir sömürü var. Bunu sadece ekonomik bir boyutta düşünmeyin; insanların dinlerine ,dillerine hatta duygularına kadar sömürülüyor.

Her şeye rağmen  insanlar o kadar mutlular ki tıpkı söylendiği gibi mutlu insanlar ülkesi… Uzun zamandır bu kadar fazla mutlu insanı bir arada görmemiştim. Kahkahaları,minik tebessümleri, sımsıcak sarılmaları paha biçilemez… Şu da var ki bu gülümsemelerin arkasında bir yokluk,ezilmişlik,isyan yok  aksine memnuniyet ,şükür vardı.

Afrika’da dini bilgi çok az .Onlara dinimizi tam anlamıyla öğretebilecek birileri yok maalesef ama şu da var ki bildiklerini çok iyi bir şekilde uyguluyorlar en basitinden namaz,  insanlar ezan okunmadan abdestlerini alıyor ve ezan okunmasını bekliyor .Ezan okunur okunmaz esnaf kardeşlerimiz cemaat olup dükkanlarının önünde namazını kılıyorlar.Mescitler sembolik değil,   tam anlamıyla işlevini görüyor ,tıka basa dolu .

 

dsc_0911

İbadetten  konu açılmışken oradaki küçük bir anımı anlatmak istiyorum.

“ Burkina’da  üçüncü günümüzdü esnafların olduğu bir caddedeydik , birkaç ihtiyacımızı temin etmek için durduk, arabanın içinden etrafı gözlemliyordum ,gözüme bir amca ilişti abdest alıyordu elinde bir buçuk ,iki litrelik  ibrik tarzı bir şey vardı. O kadar güzel abdest aldı ki hayranlıkla izledim,  suyunu öyle idareli kullandı ki hem farzlarını yerine getirdi hem de sünnetlerini ,biz  o suyla ancak ayaklarımız yıkarız herhalde diye düşündüm . “Yokluk mu bu kadar kıymet bildiriyor yoksa fıtratta mı var? “ diye kendime soramadan  edemedim.Yokluk bu kadar yakışabilir  kardeşimize…  “

 

dsc_0920

Burkina ‘da  Müslümanlığın yaygın olduğu kadar hristiyanlıkda yaygın ,lombia köyüne kuran kursunu ziyarete gitmiştik. Köyde yanlışlıkla hristiyanlara ait bir ibadethaneye  girdik .Ayin yapılıyordu ,köyün nufüsunu düşünecek olursak oldukça kalabalık bir ayindi. Bu köyde beni çok şaşırtan bir şeye şahit oldum . Müslüman çocukların boynunda haç işaretli kolyeler vardı nedenini partnerimize sorduğumuzda misyonerlerin dağıttığını ve çocukların bilinçsizce taktığı söyledi.Ne acı bir durum ! İnançlarına kadar sömürüldüğünün  bu olay  canlı kanıtıydı.

dsc_0895

Burkinadaki  eğitim durumundan da bahsetmek istiyorum. Burkina dünyada eğitim seviyesi en düşük olan ülkedir. Eğitim göremiyorlar çünkü onlara eğitim verebilecek hiç kimse yok. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki  Afrika ‘nın  kıtlıktan önce çözülmesi gereken en büyük problemi kesinlikle eğitimdir. Bu insanların sadece matematik ,geometri veya fen bilimlerine ihtiyacı var denemez günlük yaşam ile tarımla, hayvancılıkla, madencilikle  yani içinde bulundukları şartları en iyi şekilde kullanmayı öğrenecek bir eğitime ihtiyaçları var. Kardeşlerimize böyle bir eğitim şansı verilse eminim bunu en iyi şekilde değerlendirirler.

Burkina’da  beni dört kız annesi eden bir anımı anlatmak istiyorum  :“Bir kız kuran kursuna gitmiştik burası sadece kuran kursu değildi kızların yatılı kaldığı ,dikiş dersleri verilen bir nevi yatılı okul gibi olan bir kursu ziyaret ettik.Orada etrafı incelerken dört kız yanıma geldi selamlaştık, benden fotoğraflarını çekmemİ istediler bende büyük bir memnuniyetle çektim, fotoğraflarını incelerken kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı aniden biri yanımızdan ayrıldı. Birkaç dakika sonra bir kadınla  yanımıza döndü,öğretmenleriymiş Türkçe biliyordu, biraz muhabbet  ettikten sonra bana kızlar senden bir şey istiyor dedi ne olduğunu sordum onları Türkiyeye götürmemi, annelik yapıp okula göndermemi  ,sonrasında  ülkelerine dönüp öğrendiklerini arkadaşlarına anlatmak, öğretmek istediklerini söylerini söylediler. Kızlarımın  gözlerinin içine baktığımda koskoca umut vardı  , götüremem diyemedim tekrardan sarılıp hemen oradan ayrıldım, kurstan ayrılırken arabamızın önüne geldiler “ ummi (anne)“diye   seslendiler, el salladılar… Kardeşlerimiz öğrenmeye açlar ,onlara bir şeyler öğreten kişilere köle olacak kadar açlar..Kursların hemen hemen hepsinde öğrenciler hocalarını etrafında pervane, belki biraz daha bir şeyler öğrenirim diye çırpınıyorlar .

dsc_0860

Türkiye’deki kardeşlerimize sahip çıkmamız gerektiğini bir kez ne kadar önemli olduğunu anladım çünkü onlar ne kadar çok öğrenirlerse  ülkelerindeki kardeşlerimizde o kadar öğretecek, fayda sağlayacaklar.

Bir sonraki durağımızda bir erkek kuran kursuydu çocukların hemen hemen hepsi hafızlık yapıyor. O kadar güzel Kuran-ı Kerim okuyorlar ki hayranlıkla dinledik . Onlara çok güzel kuran okuduklarını söylediğimizde ise utandılar ,kafalarını öne eğip sessizce teşekkür ettiler, hayalarına hayran kaldığımız kardeşlerimize maşallah…

Biraz da toplumsal yapıdan ,gelenek görenek ,yaşayış tarzlarından bahsetmek istiyorum .

Afrika’da evlilik; evlenmenin maddi olarak çok rahat  olduğunu söylediler  bizlerdeki gibi yapılan çeyiz kültürü veya düğün tarzı şeyler yok evlenmeden önce damat kadına mehir isterse veriyor fakat zorunlu değil bu tamamen isteğe bağlı kadın tabak ve tencere alıyor erkek ise yatak bunun haricinde hiçbir eşya alınmıyor .Her ailenin en az beş çocuğu var  her ne kadar doğum oranı fazla da olsa  ölüm oranı yaşam standartlarından, salgın hastalıklardan dolayı fazla.

Afrika ‘da sağlık hizmetleri; hastane var fakat halkın bu hastaneye gitmek gibi bir şansı yok onlar hasta olduklarından kuran okuyor ,dua ediyorlar bu şekilde iyileşmeyi bekliyorlar .Size bir Afrikalı’nın  gözünden beyaz bir insanı anlatmak istiyorum: beyaz insan mükemmeldir,beyaz insan bizden üstündür,Tanrı beyaz insanı bizden daha çok seviyor… gibi daha bizi  beyaz olmaktan o an için nefret ettiren bir çok sözler  en çok yaptıkları  duayı duyunca beynimden vurulmuşa döndüm ( “tanrı beyaz insana versin, beyaz insanda bize versin. “).Büyük küçük hemen hemen hepsi bu düşünlere sahip. Bu da insanlığın sömürüsü diyebiliriz.

Gittiğimiz köylerde çocuklara hediye dağıtırken sırtımda küçük parmaklar hissediyordum bazıları dokunup kaçıyor  bazıları da gizliden sırtıma dokunuyor bazıları da cesaretini toplamış bir şekilde ona dokunmam için elini uzatıyor . Çünkü biz beyaz insanlarız bize dokunmak onlar için ulaşılması güç bir olay ne acı…

Son  olarak sizlere hristiyanlara ait bir kadın huzur evinden bahsetmek istiyorum. Beni en çok etkileyen mekan diyebilirim .Öncelikle huzurevi hakkında bilgi vermek istiyorum. Huzur evine isteyen her yaşlı alınabiliyor fakat öncelik kimsesiz ve yardıma ihtiyacı olanların. Huzurevinde 248 yaşlı barınıyor,kaldıkları süre zarfında iş uğraşı terapisi  yapılıyor ,yaptıkları işlerin hammaddesini kendileri temin ederlerse tüm gelir onların fakat edemezse  gelirin yarısı veriliyor.Ayda bir psikiyatrist  geliyor.Bu huzur evinde toplamda dört tane çalışan var.Akıl almaz bir sistem, her şey o kadar nizami ki duyguların yok olduğu bir kafes misali… Üç yada dört metrekarelik  odalar ki oda demeye bin şahit ister. Yağmurun sürekli yıkadığı bahçedeki mutfakları,içinde toprağın ,sinek ölülerinin olduğu pirinç lapası yemekleri , islamiyetden koparılmış kalpler ve  dört adet yürekleri nasırlaşmış görevli… Bu kadar kötü şartlarda yaşamaya çalışan teyzeler en acısı da belki bir ay belki bir yıl belki biraz daha fazla yaşayacak teyzelerin  o yaşta dinlerinden döndürülmesi … Rabbim imanlarına uzun ömür versin…

Mutlu ve onurlu insanlar ile aynı havayı solumama vesile olan tüm kardeşlerimden Allah razı olsun son olarak söylemeden geçemeyeceğim  Türkiye’de İHH vakfına yaptığınız yardımlar emin ellerde ve gerçekten fazlasıyla ihtiyaç sahiplerine ulaşıyor. Kardeşlerimizin sizlere selamları ve bolca duaları var.

 

dsc_0799

 

 

AMAK-I  HAYAL: HAYAL’İN DERİNLİKLERİ

DSC_0066.JPG

Şehbenderzade Filibeli  Ahmed  Hilmi:

1865 yılında Filibe şehrinde kültürlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. İlk eğitimini Filibe müftüsünden alır ve ardından Galatasaray lisesini bitirir. Sonrasında bürokrat olarak  Düyun-u Umumiye idaresine atanır ve görevine orada devam eder. Ahmet Hilmi’ nin bir matbaası, kırk risalesi ve bir kitabı vardır. En önemli eseri AMAK-I HAYAL’dir. Ahmet Hilmi’yi bu derece başarılı ve verimli kılansa üç şey var: İyi derecede dil ve edebiyat biliyor, iyi derecede ilim ve fen biliyor ve özgürce düşünebiliyor. Yani  dil ve bilgi kanatlarıyla rahatça uçabiliyor. Ahmet Hilmi, 1914 yılında 48 yaşında bu fani hayata gözlerini yumuyor.

Kitabını incelemeye geçmeden önce sizlere yazarını kısaca tanıtmak istedim. Benim okuduğum romanın adı yazarın en önemli eserlerinden biri olan AMAK-I HAYAL. Hayalin derinlikleri anlamına geliyor.

Roman iki bölümden oluşuyor. 1. bölüm Raci’nin Aynalı Baba ile tanışıp başka alemlere seyahat etmesiyle başlıyor ve Aynalı Baba’nın vefatıyla sona eriyor. 2. Bölümde ise Raci’nin Manisa tımarhanesindeki durumu ele alınıyor. Bu iki bölümde de hikâyelerin kurgusu öyle çeşitli ki; antik dinlerin öğelerinden mistik düşüncelere kadar birçok farklı kavramı içinde barındırıyor. Bazen budizm’den bahis açılıyor bazen zerdüştlük konuşuluyor. Konuşulan şeylerin daha çok Vahdet-i Vücud inancını anlattığını söyleyebilirim.

Kısaca romanın olay akışından bahsetmek istiyorum:

Eserde iki ana kahramanımız var. Raci adındaki bir genç ve Aynalı Baba isminde bir meczup. Raci kendisinde sürekli artan bir huzursuzluk duygusu ve kendisini içine alan bir şüphe çemberiyle mücadele etmekteyken günün birinde mezarlıkta derme çatma bir kulübede yaşayan, kendi halinde ney üfleyen Aynalı Baba ile karşılaşır. Aynalı Baba’yla tanıştıktan sonra onu samimi bulan Raci içinde bulunduğu sıkıntıları atlatmak umuduyla ona  gönlünü açar. Onunla konuştuğu her gün görüşmelerinin sonunda daha önce hiç görmediği farklı bir boyutta yolculuk yaparak yeni tecrübeler  kazanır. Raci seyahat ederken  adeta okuyucuyu da kendisiyle birlikte alemler arası seyahate çıkarır ve onu kendi duygularına ortak eder.  Okuyucu da onunla beraber sorgular, düşünür. Bir romanın hem düşündürmesi, hem bu kadar duyguyu bir arada yaşatması, hem de eğlendirmesi çok görülen bir şey değildir normalde. Hikaye öyle geniş bir çerçevede sunulmuş ki bir bakmışsınız ariflerle sohbet ediyorsunuz bir bakmışsınız anka kuşuyla gökyüzünde birlikte uçuyorsunuz bir bakmışsınız delilerden akıl almaya gitmişsiniz.

Bu anlattıklarım romanda geçen hikayelerin fazla ütopik olduğunu düşünmenize yol açtı belki de. Ama inanın öyle değil. Yazar, romanı gerçek ile hayal arasında öyle ince bir çizgiyle anlatmış ki ne zaman hayal ne zaman gerçek, anlamakta zorlanıyorsunuz.

Sizlerle romanda çok etkilendiğim bir diyaloğu  paylaşmak istiyorum:

 

-Elifba ne demek ?

-işaretlerin noktaları…

-hangi harf asıldır?

-elif!

-neyin aslı tarının mı olayların mı?

-tanrının olamaz. olayların.

-elifin aslı ne ?

-nokta!

-tanrı kabul ettiğin elif mi nokta mı?

-nokta! Tanrı hareketsiz elif ile konuşur.

-ya demek var oluş iki türlü?

-hayır elif ve nokta birdirler.

-öyleyse elif nasıl ortaya çıktı?

-bu bir aldatmadır bunu insan aklı kabul edemez.söze sığmaz ki!

-öyleyse göster!

-eşi benzeri olamaz.

-öyleyse örnek göster!

-örneği zaman ve mekan kavramından kurtulanlar  kendini kurtaranlar anlar.

-örneğin malı yükü nedir?

-arı!

-arı ne yapar?

-bal. Tanrının imanın zevkini sevdirmek için!

-ya başka ne yapar ?

-bal mumu yapar yaradanı bildirmek için.

Rabbimizin bizden isteği ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi:  “yaradanı bildirmek…”.

Amak-ı Hayal, Tanzimat’tan beri Türk aydınının zihnini meşgul eden geleneksel  kültür değerlerimizi Batı roman formu içersinde kullanabileceğimiz bize ait bir roman yazabilir miyiz yahut bizim romanımız nasıl olmalıdır gibi sorulara bir cevap niteliğinde. Ele aldığı konu, konuyu işleyiş tarzı ve tekniği bakımından yalnız edebiyat çevrelerinde  değil, sanat ve ilim çevrelerinde de  geniş yankı uyandırmış ve ilgiyle okunmuş bir  eser. Hatta söylentilere göre Matrix’in senaryosu bu romandan esinlenerek yazılmış. Şimdilerde ise romanın aslına uygun şekilde sinemaya uyarlanmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığı söylentiler arasında.

Kısaca özetlemek gerekirse, Amak-ı Hayal, Raci’nin başka boyutlarda yaptığı manevi seyahatlerini konu alan, eşi benzeri edebiyatımızda olmayan, insanı materyalist düşüncelerden uzaklaştırarak Hakikat yolunu bulmasına vesile olan bir hikaye.

Bitirmeden önce bu kitabı okumak isteyenler için bir de uyarım var. Birçok yayınevi bu kitabın aynısının farklı kişilerce sadeleştirilmiş sürümlerini satışa sunmuş durumda. Unutmamalısınız ki bu kitap, fazla sadeleştirildiğinde anlatımın derinliğini de kaybediyor. Bu sebeple, sadeleştirilmiş olsa dahi hikayenin orijinal haline en yakın kitabı almanızı öneriyorum. Bu anlamda, Akçay Yayınları’ndan çıkmış kopyasını gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

Yazımı, yazarın kitap hakkındaki kendi sözleriyle bitirmek istiyorum: “Bu kitabı hakikati bulma düşüncesiyle  dost olan vicdanlar ve sonuca ulaştıran, araştırmaları seven insanlar zevkle oku

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑